11 Aralık 2009 Cuma

Enflasyon hedeflemesinde 'örtülü askı'!

Merkez Bankası’nca açıklanan 2010 para ve kur politikasında iki temel sorun var. Biri Merkez Bankası’nın mevcut olumsuz koşullara karşın gereksiz biçimde ‘kör gözüm parmağına’ Hazine kâğıdı satın alma hevesine kapılmış olması. Diğer sorun ise Merkez Bankası ve Hükümetin, 2010 enflasyon hedefini yüzde 5 olarak belirlemiş olmasıdır.

Merkez Bankası bir süredir ‘teminata ihtiyacım var, bunun için Hazine kâğıdı almam gerekiyor’ diyordu. Ancak ne gereği, ne de elindeki araçlar ve mevcut parasal koşullara göre hiçbir inandırıcı gerekçesi yoktu. Dün Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz’ın yaptığı açıklamada, uzun uzun likidite sıkışıklığından bahsedilerek, açık piyasa işlemleri kanalındaki araç çeşitliliğinin artırılmasına da atıfta bulunuldu. Merkez Bankası’nın Hazine kâğıdı satın alma niyetindeki gerekçe ‘teminat ihtiyacından’, şimdi ‘teknik nedenlere’ çevrilmişti. Başkan Yılmaz, Merkez Bankası’nın 4 Aralık günü piyasaya verdiği paranın 30 milyar TL verdiğini söyledi. Peki, Merkez Bankası’nın madem 8 milyar TL gibi büyük teminata ihtiyacı vardı, neden her biri 100’er milyonluk alımlar içeren haftada iki ihale ile 25 haftaya yayılan 5 milyarlık alım planladı?

Gerçekten amaç ‘üzüm yemek’ mi? Yoksa Hazine finansmanına dolaylı destek vermek amacıyla, piyasadaki ‘kâğıt alma iştahını’ canlı tutmayı mı istiyor? Peki, ihtiyacı olduğunu söylediği ve almayı planladığı bu kâğıtları ‘teknik olarak’ ne zaman kullanabilecek? Ne işe yarayacak? Bunu anlatabildi mi? Hayır.Merkez Bankası bir taraftan likidite sıkışıklığına atıfta bulunarak araç çeşitlemesini öne sürüyor, diğer taraftan da teminata ihtiyacını vurgulayarak kâğıt alımı yapacağını söylüyor. Merkez Bankası’nın piyasaya ortalama olarak 25 milyar TL para verdiği bir ortamda, Merkez Bankası’nın para çekmekte kullanabileceği bir araç satın almaya bu kadar iştahlı olması tuhaftır. Merkez Bankası’nın elindeki diğer araçları kullanma olanaklarını bir tarafa bırakıp Hazine’ye destek araçlarına yönelmesi Merkez Bankası inandırıcılığını ‘paspasa’ çevirmektedir. Basit bir soru soralım; Merkez Bankası bir taraftan yüklü miktarda repo ile para veriyor. Çok daha az bir miktarı da çekiyor. Repo ile para verirken karşılığında bankalardan kâğıt alıyor; para çekerken de bunu, karşılığında bankalara kâğıt vermeden para piyasası borçlanmasıyla yapıyor. Merkez Bankası, repo yolu ile para verirken bankalardan aldığı kâğıtları tekrar kendi operasyonlarında teminat olarak kullanabilir. Dolayısıyla ‘teknik neden’ bahanesi, hiç de ciddiye alınabilecek bir gerekçe değil.

Merkez Bankası’nın kamuoyu önünde pek de tartışmak istemediği ‘teknik konu’ aslında, aldığı politika kararlarının (faiz indirimleri) aktarım mekanizması yoluyla kredi kanalında etkili olamaması. Piyasadan kâğıt satın alarak bankalara kalıcı likidite vererek, hem onların likidite kaygılarını ve primini zamana yayarak azaltacağını düşünüyor, hem de bizatihi Hazine kâğıdı satın almasıyla buradan mali sisteme gelen baskınlığı azaltmak istiyor. Bununla, aktarım mekanizmasındaki ‘pası’ alabileceğini düşünüyor. Gerekçesi de, ‘teknik nedenler’ oluyor. Ancak, ‘teminat ihtiyacı’, ya da ‘teknik neden’ bahanesiyle giriştiği bu ‘açılımın’ sonuçlarının bu kadar ‘masum’ olmayacağı konusunu da pek önemsemiyor. Nasıl ki Merkez Bankası, son birkaç yılda maliye politikasındaki ve kamu finansmanındaki belirsizlikleri, politika belirsizliklerini önemsemedi, bu konunun da piyasada faiz oranlarını yukarı çekeceğini önemsemeden, ‘kaş yapayım derken göz çıkarma’ sınırına yaklaşıyor.

2010 Para programındaki ikinci tuhaflık, Merkez Bankası ve Hükümetin birlikte kararlaştırdıkları 2012 enflasyon hedefinin yüzde 5 olarak belirlenmesidir. 2008 ortasında yüzde 4’lük enflasyon hedefini dış şoklara atıfla revize edip, 2009 için yüzde 7.5, 2010 için yüzde 6.5, 2011 için yüzde 5.5 seviyesine yükselten Merkez Bankası ve Hükümet; şimdi, o dönemde enflasyon revizyonunu zorlayan dış şokların tersine döndüğü (hâttâ deflasyona iten) dünyada, enflasyon hedefini yeniden revize etme ihtiyacı duymuyor. Yani, ‘ne yapalım, emtia ve enerji fiyatları uluslararası piyasalarda arttı; içeride de buna para politikası tepkisi veremezdik, hedefi revize ettik’ açıklamalarını anımsayalım, şimdi tersine bir konjonktür mevcut iken, 2009 yılında yüzde 7.5’luk hedefi bu katkıyla yaklaşık yüzde 5.5-6 gibi bir gerçekleşmeyle bitiriyorken, 2012 hedefi yüzde 5 olarak açıklanabiliyor. Bu, enflasyonda önümüzdeki üç yıllık dönemde yüzde 5.5 çevresinde 2’şer puanlık bir marjla razı olma iradesini gösteriyor. Açıklanan 2012 enflasyon hedefi, 2010 yılı ile birlikte ‘örtülü hedeflememe’ dönemine girdiğimizi düşündürüyor. Böyle bir uluslararası konjonktürde, üç yıllık süreçte yüzde 6.5, yüzde 5.5, yüzde 5’lik hedeflerin varlığı, enflasyon hedeflemesinin örtülü biçimde askıya alındığının izlerini taşımıyor mu?

Üçüncü çeyrekte büyüme
1. ve 2. Çeyreğe ilişkin düzeltmeler:
TÜİK tarafından açıklanan ulusal gelir sayılarında, her zaman olduğu gibi önceki çeyreklere ilişkin düzeltmeler de yer aldı. Bunların yapılması gayet olağan bir uygulama. GSYH sayılarında; birinci çeyrekte yıllık bazda yüzde 0.43’lük olumsuz düzeltme ile yüzde 14.72’lik daralmaya, ikinci çeyrekte de yıllık yüzde 0.90’lık olumsuz düzeltme ile yüzde 7.89’luk daralma tescil edilmiş oldu. Böylece yılın ilk altı ayındaki ekonomik küçülme yüzde 11.25 oldu. Her iki çeyrekteki düzeltmelerin ağırlıkla imalata sanayi sayılarında olduğu dikkat çekiyor. İlk ve ikinci çeyrekte sırasıyla yüzde 1.6 ve yüzde 2.45’lik olumsuz düzeltme var.


Buradan hareketle, dün açıklanan üçüncü çeyrekteki yüzde 3.3’lük küçülme oranının, ileride yapılacak olan imalat sanayi kaynaklı düzeltmelerle daha yüksek olduğunu hesaba katmak gerekiyor. Aşağıdaki tabloda da yer alıyor, imalat sanayi küçülmesi üçüncü çeyrekte yüzde 3.9 olmuş. Oysa sanayi üretim istatistiklerinde aynı çeyrekteki aylık değişimin ortalaması yüzde 9’a yakındı. Dolayısıyla olumsuza doğru bir düzeltme gelecektir.



Üçüncü çeyrekteki ekonomik gelişimin büyüme tarafında olan iki kesim dikkat çekiyor. Biri Mali kesim, diğeri de tarım. Mali kesim malum, faizlerin kısa bir dönem içinde rekor seviyede gerilemesi nedeniyle varlık fiyatları hızla yükseldi. Bu gelişim, ekonomik birimleri mali varlık tutmaya yöneltti. Tarım ise mevsimsel olarak artışın yaşandığı bir eğilimi yansıtıyor, sürpriz yok. Ticaret kesimindeki yüzde 7.2’lik küçülmenin içinde, vergi indirimleri sağlanan otomobil ve diğer dayanıklı tüketim malı satışlarındaki artışların var olduğunu dikkate almak gerekiyor. Bunlar olmasaydı, ticaret kesiminin küçülmesi daha sert olacaktı.



Harcamalar cephesinde ise hane halkının tüketim harcamalarındaki gerilemesi altıncı çeyreğe ulaşmış durumda. Bunun içinde yine ÖTV indirimleriyle sağlanan ivmenin olduğunu anımsatalım. Üçüncü çeyrekte özel tüketim yüzde 1’e yakın daralırken, kamunun tüketim harcamaları yüzde 5.2 artmış. Bunların ağırlıklı katkılarına bakılırsa toplamda kamudan gelen binde 3.5’lik bir olumlu katkı bulunuyor. Böylece harcamalar sınıflamasına göre yüzde 3.3’lük küçülmeye getiren unsurların başında, yatırım harcamalarındaki sert gerilemenin sürmesi olarak biçimleniyor.

Toplam tüketim ve yatırımda iç talep etkisi olarak bakılırsa yüzde 3.3’ün üzerinde bir daralma söz konusudur. Büyümeye, ihracatın olumlu katkısı azalarak da olsa 2 puan olarak devam ediyor. Birinci çeyrekte çok sert biçimde büyümeyi aşağı çeken stok azalışı; üçüncü çeyrekte, 1 puanlık bir etkiyle büyümeyi aşağı çekmiş görünüyor. Ancak bunun sona yaklaşan bir eğilim gösterdiğini de ilave etmek gerekiyor.

Görece düşük bir daralma gösteren bu sayılar, bir güven veren bir ‘çıkış’ fotoğrafı vermiyor. Ekonomide üçüncü çeyrekte yükselen tarım ve turizm gibi dönemsel olgular yanında, kayda değer bir vergi indirimi teşvikleriyle ivmelenen dayanıklı tüketim malları satışlarının izleri çok aşikâr. Son çeyrekte yüzde 1’lik bir büyüme sağlansa bile 2009’u yüzde 6’nın üzerinde bir daralma ile kapamış olacağız.

Kaynak: http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=968578&Yazar=UĞUR%20GÜRSES&Date=11.12.2009&CategoryID=101

8 Aralık 2009 Salı

Finansal gelecek ve Türkiye

Geçen hafta bir yazımda, ekonomi yönetimimizin, önümüzdeki yeni dönemde, küresel ekonomideki gidişatın rengi belli oluncaya kadar asla Türk Lirası’nın aşırı değerlenmesine izin vermemesi gerektiğini savunmuştum. IMF’in bile değişen koşullara değişik önlemler getirmeyi düşünmeye başladığını belirtmiş ve IMF Birinci Başkan Yardımcısı John Lipsky’nin Kanada’nın Vancouver kentinde yapmış olduğu bir konuşmaya atıfta bulunmuştum. Bu konuşmasında Lipsky, ilk kez aşırı boyutta ve oynak sermaye akımlarının ülke ekonomilerine, özellikle de yükselen ekonomilere, verdiği tahribatı kabullenmişti. Ama, işin daha ilginç yanı, Lipsky’nin, önce, bu akımların olumsuz etkilerini izale etmeye yönelik bilinen klasik ve geleneksel IMF önlemlerini sıraladıktan sonra, ‘bunlar da yetmezse’ kabilinden ve ‘kalıcı olmamak’ kaydı ile ‘sermaye kontrolü’ne yönelik önlemlerin de düşünülebileceğini söylemiş olmasıdır.
Şüphesiz, Lipsky, konuşmasında o noktaya, yani sermaye kontrolü önlemlerine gelinceye kadar, konu ile ilgili diğer noktaları ayrı başlıklar altında konuşuyor. Örneğin ‘exit’ politikalarından bahis ediyor, büyümenin dengeli olması gereğinden konuşuyor, artan kamu borçlarından, bunun yüklerinin büyüklüğünden bahis ediyor; bunların açtığı ‘bütçe deliklerininin kapanması gereğinden söz ediyor. Bütün bunları konuşurken ısrarla üzerinde durduğu husus ‘denge’. Çünkü, dünya ekonomisinde ‘denge’ kayboldu, dengesizlik bugünkü krizi getirdi. O nedenle, ısrarla ‘denge’nin yeniden kurulması gereğinden söz ediyor. Sonra, bir başka dengesizlik konusuna, adıyla sanıyla ‘cari hesap dengesizliklerine’, geçiyor, ki o da, öbür dengesizlikle, yani bütçe dengesizliklerinin akrabası oluyor. Lipsky, bu bağlamda, lafı iyice sulandırdıktan sonra ve yükselen piyasa ekonomilerini öne sürerek ilk kez sermaye kontrolü önlemlerinin de düşünebileceğini belirtiyor. Ben de, bunun IMF açısından tarihsel bir dönüş ve kabul olduğunu belirterek yazımı bitirmiş idim.
İş, Lipsky’nin Vancouver konuşması ile kalmadı. Geçen hafta, 1 Aralık 2009’da IMF bir bildiri yayınladı ve Lipsky’nin bu konuşmasına atıfta bulunarak, dilinin altında olanı yavaş yavaş çıkartmaya başladı. Bildirinin birinci paragrafında, Lipsky’nin de söylediği gibi, IMF’nin, çeşitli ülke hükümetlerinin küresel kriz sırasında bankacılık ve finans sisteminin batmasını önlemek maksadı ile harcadıkları milyarlarca doları geriye döndürmeye ve gelecekteki potansiyel kayıpları karşılamaya yönelik, finansal sektör işlemleri üzerinde bir vergi getirilmesi ihtimali de dahil olmak üzere politika opsiyonlarını incelediğini belirtiliyor. İkinci paragafta bu işin ‘ ne kadar karmaşık olduğu’na değiniliyor. Üçüncü paragrafın başlığı ise ‘Knotty Themes’ , yani, ‘yumak haline gelmiş temalar’. Bu paragrafta da çok ‘karmaşıklaşmış’ bu sorunların çözümüne ilişkin basit mesajlar veriliyor; yeni vergi, Tobin Tax olasılıklarından bahis ediliyor ve oradan, laf, ‘aşırı ve değişken sermaye akımlarına’ getiriliyor ve IMF’in birinci paragrafta belirttiği politika opsiyonlarına, bu tür sermaye akımlarına karşı önlemleri de dahil ediliyor.
Tüm bunlar şunu gösteriyor: Finansal serbestleşme, ama daha da önemlisi finansal küreselleşme tahmin edilenin aksine kendi kendini yönetemedi, beklenen sonuçları vermedi. Bundan da en büyük darbeyi, bu finansal küreselleşmenin en büyük savunucusu olan Anglo Saxon ülkeleri, yani ABD ve İngiltere yedi. Diğerleri, EURO bölgesi de dahil olmak üzere, söylemleri ne olursa olsun, kısmi ve gizli korumacılık yaptılar. Bu hem ABD, hem de dünya ekonomisi açısından ‘çözümsüz bir dengesizlik’ olasılığını beraberinde getirdi ve tehlike daha geçmiş değil. Ama, bunun böyle gitmesi de mümkün değil. O nedenle, bazı radikal değişimler gerekiyor. O nedenle, Amerika Birleşik Devletleri BİLE, kapitalizm ve küreselleşmeye ölümcül darbeler vurmamak şartı ile aşırı ve oynak sermaye akımlarına karşı durmak zorunda olduğunu biliyor. Bunun etraflı bir analizi için Peter G. Peterson Institute for International Economics’in Direktörü ünlü iktisatçı Profesör Fred Bergsten’in Foreign Affairs’in Kasım Aralık 2009 sayısındaki ‘The Next Financial Challenge’ adlı yazısını okumanızı tavsiye ederim. O nedenle, dünya ekonomisinde, daha çok uzun zaman, ‘her koyun kendi bacağından asılacak’. Ekonomik ortam da, kim aksini söylerse söylesin, gizli bir korumacılığın ve ‘ülke çıkarcılığı’nın hakim olduğu bir ortam olacak. Böyle bir ortamda Türkiye de kendi çıkarını en öne koymalı. Ona buna şirin görüneceğim diye ABD’ye bile yar olmayan hesapsız bir finansal serbestleşme ve küreselleşmeye esir olmamalı.

11 Mart 2009 Çarşamba

ABD Krizine Politik ve Tarihsel Yaklaşım

Fortune Dergisi tarafından ‘John Maynard Keynes’den sonra en iyi yorumcu’ ilan edilen Princeton Üniversitesi’nin parlak iktisat profesörü Paul Krugman, ‘Uluslararası Ticaret Teorisi ve İktisadi Coğrafya’ alanına katkıları nedeniyle 2008 Nobel Ekonomi Ödülü’nü kazandı. New York Times’a yazdığı ekonomi ve siyaset içerikli köşe yazılarıyla Bush yönetimi ve Cumhuriyetçilere sert eleştiriler getiren Krugman; anlaşılır yazı diliyle, kolayca okunan ve iktisat yazınını geniş kesimlere sevdiren bir iktisatçı olarak da tanındı. Keskin dili ve girdiği polemiklerle de gündemde yer alan ‘ılımlı solcu’ Krugman aynı zamanda çok hızlı üreten iktisatçıların başında geliyor. Krugman, New York Times’taki köşe yazıları ve 1990’lar ve 2000’lerin başlarına kadar yaşanan önemli tüm ekonomik krizleri önceden öngörmesiyle de tanınmıştı . 1999 yılında yazdığı Bunalım Ekonomisinin Geri Dönüşü kitabında; verimlilik konusunda gelişim sağlayamayan Asya ülkelerinin sabit döviz kuru politikaları ile krize nasıl girdiklerinin analizini yapmış ve bugün küresel ölçekte yaşanan krizin de haberini vermişti. 2002 yılından itibaren ABD’de uygulanan vergi indirimine dayalı ‘arz yanlısı politikaları’ eleştiren iktisatçı küreselleşmenin dünyayı küçülttüğünü ve ABD’de başlayacak bir krizin dünyaya yayılacağını da belirtmişti.
Bunalım Ekonomisinin Geri Dönüşü ’nün Türkçe basımına yazdığı önsözde bizim yaşadığımız 2001 kriziyle ilgili bugün de hâlâ geçerliliğini koruyan tespitleri vardı: “Tüm krizler gibi liranın ani düşüşü de kendine özgü birçok özelliğe sahipti: krizi tetikleyen iç siyasal çatışmalar, benzeri daha önce hiçbir yerde görülmeyen türdendi. Ve elbette Türkiye’nin ekonomi politikasında krizi mümkün kılacak çok sayıda çatlak bulunuyordu; ‘ahbap çavuş kapitalizminin’ sözünü etmeye bile gerek olmayan Türkiye’de bariz bir çürüme hüküm sürmekteydi, hâlâ da sürmektedir.”

ABD’de yaşanan krizin temelleri 

Basit modellerle açıklanmış, ancak kapsamlı analizleriyle uluslararası iktisat teorisine yaptığı katkılar nedeniyle Nobel Ekonomi Ödülü’ne layık görülen ve artık ekonomi alanında uluslararası bir ‘star’ haline gelen Paul Krugman, Literatür Yayınları tarafından Türkçeye çevrilen son kitabı Bir Liberalin Vicdanı’nda “özgürlükçü, serbestlik yanlısı” olan liberallerin sınırlarının ne olması gerektiğini, ‘gerekli şeytan’ (necessary devil) denen devleti, toplumsal yaşamın kimi kilit noktalarından uzaklaştırmanın ne gibi sonuçları olabileceğini ABD örneğinden yola çıkarak anlatıyor. Denetimsiz serbest piyasa ekonomisinin yarattığı anomaliler aslında yirminci yüzyılın başından beri bilinmesine rağmen, bu problemlerin uzun vadede yine piyasa dinamikleri tarafından çözüleceği görüşü hem sermayedarlar hem de azımsanmayacak kadar çok iktisatçı tarafından savunula geldi. Ancak Krugman bir Keynesyen olarak devletin ekonomide olması gereğinin altını her zaman çizdi. 

Krugman’a göre ekonomik büyümenin yarattığı artı değerin giderek daha az sayıda kişinin elinde toplanması en önemli sorunlardan biriydi. Toplumun bir bütün olarak çalışarak yarattığı gelirden aslan payının en tepedeki yüzde 10’luk kesimin cebine gitmesi, sadece bir liberalin vicdanını değil gitgide toplumun tümünü rahatsız etmektedir. 2004 yılında gelir düzeyi en yüksek yüzde 10’luk dilimin gayri safi yurtiçi hasıladan (GSYİH) aldığı pay yüzde 44,3 iken en tepedeki yüzde 1’in kasasına giren payın yüzde 17,4 olması ciddi anlamda bir sorun yaratacaktı.

Birincisi; sermayenin giderek belli bir kesimin elinde yoğunlaşması modern parlamenter demokraside siyasi bir eşitsizlik yaratmaktadır. Zenginler, patronlar ve iş lobileri seçim dönemlerinde kendi çıkarlarını koruyan partilere çok büyük meblağlarda seçim yardımı yaparak partiler arasındaki rekabeti baltalamaktadır. Kaynakları daha geniş olan partiler daha etkili propaganda yapabilme olanakları sayesinde rakiplerinin önüne geçebilmektedir. Ve tabii ki yapılan bu yardımların karşılığı seçimlerden sonra meyvesini vermekte ve toplumun geniş kesimlerinin lehine ama seçim yatırımı yapabilecek paraya sahip zenginlerin aleyhine olabilecek düzenlemeler siyasi gündemden itinayla uzak tutulmaktadır. Üstelik bu karşılıklı ilişki burada da kalmamakta, Bunalım Ekonomisinin Geri Dönüşü adlı kitabında da bahsettiği ‘ahbap çavuş kapitalizmi’nin çarkları dönmeye başlamaktadır. Krugman bu ilişkilere tarihsel bir süreç içinde bakmaya devam ediyor. 

Bu siyasi eşitsizliğin ABD’de sürekli muhafazakâr hareketin lehine işlemesinin çok ilginç başka nedenleri de var: En önemlisi ırk ayrımcılığı ve göç politikaları. ABD’li siyahlar sadece otobüslerde arka sıralara oturmak zorunda bırakılmıyorlardı; yakın zamana kadar oy verme hakkından da yoksundular. Aynı durum göçmenler için de geçerliydi. Krugman, 1920 yılında yetişkin ABD nüfusunun yüzde 20’sinin ABD dışında doğmuş kişilerden oluştuğunu ve bunların yarısının da ABD vatandaşı olmadığını belirtiyor. Bunun dışında kalıp da oy verme hakkı olan alt gelir grubundaki insanların da seçim dönemlerinde baskı ve şiddete varan yöntemlerle oy vermesinin önüne geçilmeye çalışıldığını söylüyor. Tüm bunların sonucunda muhafazakâr hareketin 1920’lere kadar siyasi arenada mutlak bir hakimiyet kurduğunu belirtiyor. Hatta 1870-1920 arasında başkanlık seçimini kazanabilen iki demokrat parti adayı da aslında ‘serbest ticarete inanan muhafazakâr anlamına gelen ‘Bourbon demokratları’ydı. Bu temsil eşitsizliğinin giderilmesi ancak 1924 yılında ABD’ye olan göçlere sert sınırlamalar getirilmesi ve siyahların oy verme hakkına kavuşmasıyla bir ölçüde dengelenebildi. Yine de muhafazakâr hareket özellikle ABD’nin güney eyaletlerinde ırkçılığı körükleyerek etkinliğini sürdürdü. 

Yukarıda işleyişi anlatılan sürecin toplumun geniş kesimlerini etkileyen belli başlı yansımaları var. Bunlardan en önemlisi toplumsal sağlık politikası. Günümüzde pek çok gelişmiş ülke (bütün işleyiş aksaklıklarına rağmen Türkiye de) kapsamlı bir sağlık sigortası ağına sahip. Gelgelelim bu sigorta sistemine özel sektörün yaptığı saldırılar son yirmi yıldır giderek artıyor. Gerek herkese sağlık hizmeti alabilme garantisi sunulmasının, can derdine düşmüş insanlara sağlık hizmetlerinin ve sigorta poliçelerinin yüksek fiyatlarla satılabilme olanağını azaltması dolayısıyla sigorta şirketleri, gerekse patent hakları sayesinde yaptıkları yatırımın kat be kat fazlasını kazanan ilaç şirketleri, devlet tarafından sunulan sağlık sigortasına şiddetle karşı çıkıyorlar.

İşin ilginç yanı, dünyanın en zengin ülkesi olan ABD’nin hiçbir zaman kapsamlı bir sosyal sigorta sistemine sahip olmayışı. 1920’lerde başlayıp 1970’lere kadar devam eden ve Krugman’ın Büyük Sıkıştırma adını verdiği dönemde üst gelir grubundakilerden alınan gelir ve veraset intikal vergisi oranlarının yükseltilmesi ve buradan elde edilen gelirin alt gelir grubundaki ihtiyaç sahiplerine transferi yoluyla sosyal devletin temelleri atılmıştır. Büyük Sıkıştırma döneminin başarılı olma nedenlerinden biri zenginler hariç toplumun her kesimine fayda sağlamasının yanı sıra muhafazakâr güney eyaletlerine yük bindirmemesi olduğunu iddia ediyor Krugman. Yüksek vergilere tabi tutulan zenginlerin büyük çoğunluğu kuzey eyaletlerinde yaşarken sistemin faydalarından yararlananların çoğunun güneyde yaşaması muhafazakâr hareket ve dolayısıyla Cumhuriyetçi Parti’nin de sesini kısmış olduğunu belirtiyor. Ancak bu anlaşmanın da sınırları vardı. 1946 yılında Harry Truman kapsamlı bir sağlık sigortası tasarısı hazırladığında karşısına iki önemli muhalif buldu. Bunlardan biri, üyesi olan doktorlar vasıtasıyla doğrudan hastalara yasa tasarısı hakkında olumsuz propaganda yapan Amerikan Tıp Derneği, diğeri ise siyahlarla beyazların aynı hastanelerde tedavi görecek olmasına dahi tahammül edemeyen güneyli beyazlardı. Yine de 1970’lere kadar süren bu sessiz anlaşmanın, muhafazakâr hareketin eskinin yaşlı para babası güneylilerin elinden çıkıp genç, dinamik ve medyatik yeni bir kuşağın eline geçmesiyle başladığını anlıyoruz. Bu yeni muhafazakâr hareketin en önemli figürlerinden biri de Reagan’dı. Büyük Sıkıştırma döneminin uygulamalarına ve getirdiği yeni anlayışa açıktan muhalefet etmeye başlayan ilk isim de oydu. Sosyal yardım uygulamalarına getirdiği eleştirileri antikomünist politikalarla birleştirerek muhafazakâr hareketi geniş halk kitleleri için muteber hale getirmiş; üstelik bunu açıktan ırkçılık yapmadan başarmıştı. 

Bir diğer önemli konu da çalışan kesimin örgütlenmesinin önüne geçilmesidir. Krugman’a göre maaşlı çalışanların sendikalar vasıtasıyla hak araması sadece kendilerini değil, sendikalı olmayan çalışanları da pozitif yönde etkilediği gibi şirketlerin CEO’larından başlayarak ücret eşitliğini gözetmelerine yol açmaktadır. İşveren kesim doğası gereği sendikaya karşı olduğu için sendikalı işçi oranı arttıkça sendikalı olmayanları da kaybetmemek için onların ücretlerinde de iyileştirmeler yapmakta ve tepki çekmemek için üst düzey yönetici maaşlarına sınırlama getirmektedir. Sendikalaşmamanın ve ücret kontrolsüzlüğünün bedelinin ise gelir dağılımındaki eşitsizlikle sonuçlandığını savunuyor Krugman. Başka bir deyişle, toplumdaki her birey yüz yıl öncesine göre daha çok gelir elde ediyor ama artan gündelik ihtiyaçlarla da beraber, belirgin bir refah artışı yaşamadığı gibi gelir dağılımı her geçen gün zenginlerin lehine bozuluyor. Krugman bu adaletsizliğin Büyük Sıkıştırma dönemi uygulamalarıyla sınırlandırıldığını söylüyor ve verdiği rakamlar da kendisini doğrular nitelikte: 1920 yılında en zengin yüzde 10’luk kesim GSYİH’den yüzde 43.6 oranında pay alırken, Büyük Sıkıştırma döneminin refah devleti uygulamaları sonucunda gelir vergisi oranlarının arttırılmasıyla aldıkları pay neredeyse yarı yarıya azalmıştı. Ve zenginlerden alınan yüksek vergilerin sosyal transfer harcamaları kapsamında alt gelir gruplarına aktarılmasıyla ulusal refahın bölüşümü daha adil bir duruma gelmişti. Fakat, 1970’lerden sonra muhafazakâr hareketin refah devleti anlayışına karşı çıkmasıyla beraber gelir dağılımındaki adaletsizlik 1920’li yıllardaki rakamlara yeniden geri dönmüş durumda.

Aynı eğilimi sendikal örgütlenme ve ücret kontrolünde de görüyoruz: Büyük Sıkıştırma döneminde sendikalaşmanın teşvik edilmesiyle beraber ABD’deki sendikalı işçilerin oranı neredeyse Avrupa ülkelerindeki oranları yakalayarak yüzde 30.4’e kadar çıkmıştı. 1999 yılındaysa bu oran dramatik bir biçimde düşerek yüzde 13.5’a indi. 

Benzer biçimde ücretlerin kontrol altında tutulması da gelir bölüşümündeki adaleti sağlamaya yönelik olmuş: 1950 yılında ABD’nin en büyük 50 firmasının CEO’su günümüz değerleriyle ortalama 1.2 milyon Amerikan Doları kazanırdı ve bu ortalama bir işçi maaşının 40 katıydı. 2000’li yıllardaysa ise bu oran 367 katına çıkmış bulunuyor. Örneğin, ABD’nin en büyük şirketi olan Wal-Mart’ın CEO’su Lee Scott’un 2005 yılında aldığı maaş tamı tamına 23 milyon Amerikan Doları. Krugman, şirket karlılığı üzerindeki etkisi belirsiz olan CEO’lara bu kadar çok maaş ödenmesinin ücret adaletsizliğinin en çarpıcı göstergelerinden biri olduğunu belirtiyor. Üstelik CEO’suna Türkiye’deki pek çok şirketin yıllık cirosundan daha fazla maaş veren Wal-Mart’ın işçilerine ödediği maaş (yıllık yaklaşık 18 bin Amerikan Doları), otuz beş yıl önce General Motors’un işçilerine ödediği maaşın yarısından daha az. 

Her ne kadar ekonomi konusunda dünya çapında üne sahip olsa da Paul Krugman’ın toplumsal armoniyi bozan bu sorunlar için mucize bir çözümü yok. Çünkü en başta bahsettiğimiz siyasi rekabetteki eşitsizliği gidermek çok zor görünüyor. Tarihsel gelişim sürecinde incelediğimizde de bu sorunların çözümü için gerekli olan olağanüstü tedbirlerin genellikle olağanüstü durumlarda alınabildiğini görüyoruz. ABD’de bu durum farklı değil. Horace Mccoy’un Atları da Vururlar ya da John Steinbeck’in efsanevi romanlarında okuduğumuz vahşi kapitalizmin dizginlenmesi ancak Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği koşullarda mümkün olmuştur. Savaş ekonomisi sebebiyle devlet harcamalarının artması sanayicilerin iştahını kabartırken, ABD devleti bir yandan ücret kontrolü, diğer yandan sendikal hareketi kimi zaman açıktan destekleyerek hem bir denge siyaseti gütmüş hem de çoğunluğunu orta sınıfın oluşturduğu bir toplum yaratmıştı. Hatta savaş sonrası dönemin ABD başkanlarından Franklin Roosevelt, seçim kampanyasında doğrudan zenginleri hedef alan şu konuşmayı yapmıştı: “Barışın sabık düşmanlarıyla mücadele etmek zorundaydık. Bunlar iş dünyasındaki ve finansal alandaki; tekeller, spekülasyon, pervasız bankacılık, sınıf uzlaşmazlıkları, bölgecilik, savaş vurgunculuğudur. Bunlar ABD hükümetini yalnızca kendi işlerinin bir eklentisi olarak görmeye başlamışlardı. Örgütlü para tarafından yönetilen hükümetin, organize bir suç örgütü tarafından yönetilen bir hükümet kadar tehlikeli olduğunu artık biliyoruz. Bu güçler tarihimizin hiçbir döneminde hiçbir adaya karşı asla bugünkü kadar birleşmediler. Benden hepsi aynı ölçüde nefret ediyor, nefretlerini memnuniyetle kabul ediyorum.”

Krugman 1950’lere kadar devam eden bu sürecin tersine dönmesinin sebebinin zenginlerin siyasi rekabette yarattığı eşitsizlikle beraber, muhafazakârların, ABD’nin ezelden beri problemi olan ırkçılığı ve dinciliği alttan alta kışkırtmasına bağlıyor. Ve Bill Clinton gibi popüler ve güçlü bir başkanın bile herkesi kapsayan bir sosyal güvenlik yasasını parlamentodan geçiremediğini söylüyor. Yine de umudunu yitirmiş değil ve vicdanının sesini dinliyor. Kaldı ki şu anki durum yeniden radikal tedbirler almak için müsait görünüyor. Hem ABD ciddi bir ekonomik krizle boğuşuyor hem de sistemin başında hem ekonomik hem de toplumsal anlamda ayrımcılığa uğramış kesimin mensubu bir başkan var. 

Bir Liberalin Vicdanı , hem dünyanın süper gücü ABD’nin sosyo-ekonomik gelişimini anlamak hem de ‘Küçük Amerika’ olma sevdalısı Türkiye’de de işlerin ne kadar benzer yöntemlerle yürütüldüğünü görmek için ideal bir kitap.

Krugman yirmiden fazla kitaba ve iki yüzden fazla makaleye imzasını attı. Daha çok uluslararası ticaret ve finans konularında yaptığı araştırmalarla ünlenen Krugman; uluslararası ticaret teorisini kapsamlı bir şekilde yeniden gözden geçiren “yeni ticar et teorisinin” kurucularındandı. Bu çalışmalarından ötürü Amerikan Ekonomi Topluluğu Krugman’ı iki yılda bir kırk yaşın altındaki iktisatçılara verilen John Bates Clark madalyası ile ödüllendirdi. Paul Krugman’ın araştırmaları ekonomik krizler ve dövi z krizleri üzerine odaklandı. 
Krugman akademik dünyada, ülkelerin serbest ticarete getirdiği engellerle kazançlı çıkmasının modellendiği ticaret teorisi ve döviz krizlerine yönelik ders kitabı niteliğindeki a çıklamalarıyla tanınıyor. Özellikle son yaşanan krizi önceden tahmin eden Krugman, krize karşı getirdiği önerilerle de dikkat çekiyor.


Krugman, 2008 yılında “ticaret kalıplarının analizi ve ekonomik aktivitenin gerçekleştiği yer” (analysis of trade patterns and location of economic activity) konusunda yaptığı çalışmalar ile ekonomi alanında Nobel ödülünü kazandı.

Kaynak: Radikal Kitap (6 Mart 2009)

20 Şubat 2009 Cuma

19 Şubat 2009 TCMB faiz indirimi... Stagflasyon riski mi?

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu, gecelik faiz oranlarını 150 baz puan indirerek % 11.5'e çekti! Ayrıca borç verme faiz oranını da % 15,50'den % 14'e çekildi...

Bu ne demek... En basit anlamda, paranın mevduatlarda tutulmasından çok, yatırıma ve harcamaya teşvik edilmesi için alınmış bir tedbir demek... Zaten küresel bir mali sıkışıklık var hali hazırda, bu da harcamaları kolaylaştıracak ve bu sayede para dönüşümü biraz olsun kıpırdayacak, bu da rahatlamayı sağlayacak...

Lakin bir de işin öbür tarafı var, o da, stagflasyon riskidir. Bu risk, merkez bankasının yüksek puanlarda faiz indirme politikasına devam etmesi ile oluşacağını düşünüyorum. Yani uzun vadede(1-3 yıl) politika değişikliğine gidilmediği taktirde olabilecek bir risk. Keza bence faiz indirimleri devam edecektir.

Stagflasyonun çok güzel bir açıklamasını, 1992 yılında vefat eden ünlü ekonomist ve filozof Friedrich August von Hayek yapmıştır. Ona göre: "Enflasyona neden olan parasal genişleme, önce faiz haddini geçici olarak normal seviyesinin altına indirir. Faiz haddindeki bu düşme başlangıçta kârlı olmayan yatırım projelerini kârlı hale getirir. Girişimciler bu gelişmenin devamlı olacağını sanarak bütün marjinal projeleri uygulamaya koyacaklardır. Ancak bir süre sonra faiz haddi normal seviyesine döndüğünde, bu projelerin bir çoğu kârlı olmaktan çıkacaktır. Muhtemelen, henüz tamamlanmamış, inşa aşamasında olan projeler yarım bırakılacaktır. Ötede istihdam edilenler işlerini kaybedeceklerdir."[1]

Yani kısaca, Hayek'e göre, stagflasyonun nedeni yanlış para politikası ile faiz haddinin yanlış yönlendirilmesi ve marjinal yatırım projelerine kaynak tahsis edilmesidir.[2]

Şuanda Türkiye'de istihdam sorununu da çözmek için azami gayret gösteriliyor. Bu kaybolan istihdamı geri yaratma çabası ile fena halde desteklenmekte, ki bu, marjinal projelerin hayata geçirilmesi anlamına gelir. Çünkü batık bankalar ve şirketler de çoğaldı. Gerisi zaten yukarıda bahsedildiği gibi gelir; ya da gelme riski vardır demek daha doğru olur. Bu faiz indirimi; faiz şampiyonu olan, faiz lideri olan Türkiye'yi, faizler normale döndüğünde, tek başına stagflasyona sokma riskini oluşturmaktadır marjinal yatırımların hayata geçmesi sebebiyle.

Umarım benim bu kötümser bakış açım haksız çıkar...

[1],[2]: http://www.ekodialog.com/Konular/stagflasyon.html (20.02.2009 / 02:48)

18 Ocak 2009 Pazar

Krizin Neresindeyiz?

Her geçen gün ABD’den ve AB’den kötü haberler gelmeye devam ediyor. İşsizlik oranı ABD’de yüzde 7.2’ye, Almanya’da yüzde 7.6’ya, İspanya’da yüzde 13’e tırmandı. Satışlar düşmeye, zararlar artmaya devam ediyor. Talep daralması ithalatın kısılmasını hızlandırıyor. İthalat kısıldıkça ihracata dayalı büyüme modeli uygulayan ülkeler (başta Çin olmak üzere) ciddi bir sıkıntının içine yuvarlanıyor. Şu ana kadar alınan önlemler, yani vergi indirimleri, harcama artırımları, çeşitli teşvikler, likidite sağlamaya dönük operasyonlar, devletleştirmeler henüz çöküşü durdurmaya yeterli olmuş görünmüyor. Olsa olsa ani bir batışın hızını yavaşlatmış ve dibe gidişi frenleyici bir etki yaratmış bulunuyor.

ABD’nin bu tür bir krizden çıkışının çok uzun sürmeyeceğini iddia edenler bile artık endişeliler. Bu krizin Japonya’nın yaşadığı uzun süreli kriz gibi olabileceğini ciddi bir olasılık olarak göz önünde bulundurmaya başladılar. Tek dayanak Amerikalı tüketicinin başka hiç kimseye benzemeyecek kadar tüketim eğilimli olması. Yani ekonomide en ufak bir toparlanma eğilimi göründüğünde Amerikalı tüketici harcamaya başlayabilir. İş ki harcama potansiyeli devam etsin. Zaten ortalığa saçılan bu paraların nedeni de o harcama potansiyelini ayakta tutabilmek. Merkez Bankaları, deflasyonist gidişi öngördükleri için enflasyona karşı kullanılan bütün politikaları tersine çevirmiş bulunuyorlar. Faizler indiriliyor, likidite bollaştırılıyor, yani enflasyonu önlemek için ne yapılması gerekirse ters yapılıyor. Nedeni çok basit: Artık konu enflasyon değil. Konu deflasyonist gidişi önlemek. Bu aşamada, bu adımların ileride enflasyon yaratıp yaratmayacağını sorgulamanın hiçbir anlamı yok, çünkü deflasyonist gidişi durduramazsak zaten sistem çökmüş olacak.

Bugün gelişmiş dünyanın durduğu yer aşağıdaki şekilde kare, Türkiye’nin durduğu yer ise üçgen ile gösterilen yerdir. Bu saptamam doğruysa dibe doğru gidişte bizim gelişmiş dünyaya göre gidecek daha fazla yolumuz var demektir. Ne var ki son dönemde bizim dibe gidişimiz de hızlanmış bulunuyor. Aralık ayında cari açıktaki daralmaya ve kapasite kullanımındaki düşüşüne bakarsak gelişmiş dünyanın önüne geçmemize az kaldığını söylemek mümkün. 5 Ağustos 2008’de şöyle yazmışım: “Bizde 2001 krizi gibi bir kriz olmaz demeyin. Bize bir şey olmaz teorisi geçerli kaldığı sürece gidiş o gidiştir.”
Dibin nasıl olacağını gelecek yazımda şekillerle anlatmaya çalışacağım.

















Mahfi Eğilmez

Kaynak: http://www.radikal.com.tr/ (18.01.2009)

15 Ocak 2009 Perşembe

Yeni bir tür yatırım fonu kuruluyor

Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) Başkanı Turan Erol, kurulun ilk kez ulusal 30 endeksini baz alan bir borsa yatırım fonunun kuruluşuna izin verdiğini bildirdi.

Erol, AA muhabirine yaptığı açıklamada, düzenleme çalışmaları 2004 yılında tamamlanan ve ilk örneği 2005 yılında halka arz edilen borsa yatırım fonlarının sayısında sürekli bir artış gözlendiğini, mevcut durumda 9 borsa yatırım fonunun katılma paylarının borsada işlem gördüğünü söyledi.

Borsa yatırım fonlarından 6 tanesinin hisse senedi endekslerine, 2 tanesinin sabit getirili menkul kıymet endekslerine ve 1 tanesinin altın fiyat endeksine dayalı olarak kurulduğunu anlatan Erol, mevcut 6 adet hisse senedine dayalı borsa yatırım fonunun baz aldıkları endekslerin tamamının uluslararası endeks yapıcılar tarafından oluşturulan endeksler olduğunu, ancak bu yıl içinde yapılan düzenlemeler ile borsa endekslerinin borsa yatırım fonlarında kullanımının mümkün hale getirildiğini kaydetti.

SPK'nın, Ulusal 30 endeksini baz alan ilk borsa yatırım fonunun kuruluşuna izin verdiğini bildiren Erol, yakın zamanda bu fonun katılma paylarının halka arzı ile birlikte yatırımcılardan gelen talebe bağlı olarak fonun büyümesinin Ulusal 30 Endeksi kapsamındaki hisse senetlerine ilişkin talepte de artışa yol açmasının beklendiğini anlattı.

Erol bu yeni tür fonun, Ulusal-30 endeksine bağlı vadeli işlemler açısından da yararlı bir finansal araç olacağını tahmin ettiğini söyledi.

Kaynak:
www.bigpara.com