Merkez Bankası bir süredir ‘teminata ihtiyacım var, bunun için Hazine kâğıdı almam gerekiyor’ diyordu. Ancak ne gereği, ne de elindeki araçlar ve mevcut parasal koşullara göre hiçbir inandırıcı gerekçesi yoktu. Dün Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz’ın yaptığı açıklamada, uzun uzun likidite sıkışıklığından bahsedilerek, açık piyasa işlemleri kanalındaki araç çeşitliliğinin artırılmasına da atıfta bulunuldu. Merkez Bankası’nın Hazine kâğıdı satın alma niyetindeki gerekçe ‘teminat ihtiyacından’, şimdi ‘teknik nedenlere’ çevrilmişti. Başkan Yılmaz, Merkez Bankası’nın 4 Aralık günü piyasaya verdiği paranın 30 milyar TL verdiğini söyledi. Peki, Merkez Bankası’nın madem 8 milyar TL gibi büyük teminata ihtiyacı vardı, neden her biri 100’er milyonluk alımlar içeren haftada iki ihale ile 25 haftaya yayılan 5 milyarlık alım planladı?
Gerçekten amaç ‘üzüm yemek’ mi? Yoksa Hazine finansmanına dolaylı destek vermek amacıyla, piyasadaki ‘kâğıt alma iştahını’ canlı tutmayı mı istiyor? Peki, ihtiyacı olduğunu söylediği ve almayı planladığı bu kâğıtları ‘teknik olarak’ ne zaman kullanabilecek? Ne işe yarayacak? Bunu anlatabildi mi? Hayır.Merkez Bankası bir taraftan likidite sıkışıklığına atıfta bulunarak araç çeşitlemesini öne sürüyor, diğer taraftan da teminata ihtiyacını vurgulayarak kâğıt alımı yapacağını söylüyor. Merkez Bankası’nın piyasaya ortalama olarak 25 milyar TL para verdiği bir ortamda, Merkez Bankası’nın para çekmekte kullanabileceği bir araç satın almaya bu kadar iştahlı olması tuhaftır. Merkez Bankası’nın elindeki diğer araçları kullanma olanaklarını bir tarafa bırakıp Hazine’ye destek araçlarına yönelmesi Merkez Bankası inandırıcılığını ‘paspasa’ çevirmektedir. Basit bir soru soralım; Merkez Bankası bir taraftan yüklü miktarda repo ile para veriyor. Çok daha az bir miktarı da çekiyor. Repo ile para verirken karşılığında bankalardan kâğıt alıyor; para çekerken de bunu, karşılığında bankalara kâğıt vermeden para piyasası borçlanmasıyla yapıyor. Merkez Bankası, repo yolu ile para verirken bankalardan aldığı kâğıtları tekrar kendi operasyonlarında teminat olarak kullanabilir. Dolayısıyla ‘teknik neden’ bahanesi, hiç de ciddiye alınabilecek bir gerekçe değil.
Merkez Bankası’nın kamuoyu önünde pek de tartışmak istemediği ‘teknik konu’ aslında, aldığı politika kararlarının (faiz indirimleri) aktarım mekanizması yoluyla kredi kanalında etkili olamaması. Piyasadan kâğıt satın alarak bankalara kalıcı likidite vererek, hem onların likidite kaygılarını ve primini zamana yayarak azaltacağını düşünüyor, hem de bizatihi Hazine kâğıdı satın almasıyla buradan mali sisteme gelen baskınlığı azaltmak istiyor. Bununla, aktarım mekanizmasındaki ‘pası’ alabileceğini düşünüyor. Gerekçesi de, ‘teknik nedenler’ oluyor. Ancak, ‘teminat ihtiyacı’, ya da ‘teknik neden’ bahanesiyle giriştiği bu ‘açılımın’ sonuçlarının bu kadar ‘masum’ olmayacağı konusunu da pek önemsemiyor. Nasıl ki Merkez Bankası, son birkaç yılda maliye politikasındaki ve kamu finansmanındaki belirsizlikleri, politika belirsizliklerini önemsemedi, bu konunun da piyasada faiz oranlarını yukarı çekeceğini önemsemeden, ‘kaş yapayım derken göz çıkarma’ sınırına yaklaşıyor.
2010 Para programındaki ikinci tuhaflık, Merkez Bankası ve Hükümetin birlikte kararlaştırdıkları 2012 enflasyon hedefinin yüzde 5 olarak belirlenmesidir. 2008 ortasında yüzde 4’lük enflasyon hedefini dış şoklara atıfla revize edip, 2009 için yüzde 7.5, 2010 için yüzde 6.5, 2011 için yüzde 5.5 seviyesine yükselten Merkez Bankası ve Hükümet; şimdi, o dönemde enflasyon revizyonunu zorlayan dış şokların tersine döndüğü (hâttâ deflasyona iten) dünyada, enflasyon hedefini yeniden revize etme ihtiyacı duymuyor. Yani, ‘ne yapalım, emtia ve enerji fiyatları uluslararası piyasalarda arttı; içeride de buna para politikası tepkisi veremezdik, hedefi revize ettik’ açıklamalarını anımsayalım, şimdi tersine bir konjonktür mevcut iken, 2009 yılında yüzde 7.5’luk hedefi bu katkıyla yaklaşık yüzde 5.5-6 gibi bir gerçekleşmeyle bitiriyorken, 2012 hedefi yüzde 5 olarak açıklanabiliyor. Bu, enflasyonda önümüzdeki üç yıllık dönemde yüzde 5.5 çevresinde 2’şer puanlık bir marjla razı olma iradesini gösteriyor. Açıklanan 2012 enflasyon hedefi, 2010 yılı ile birlikte ‘örtülü hedeflememe’ dönemine girdiğimizi düşündürüyor. Böyle bir uluslararası konjonktürde, üç yıllık süreçte yüzde 6.5, yüzde 5.5, yüzde 5’lik hedeflerin varlığı, enflasyon hedeflemesinin örtülü biçimde askıya alındığının izlerini taşımıyor mu?
Üçüncü çeyrekte büyüme
1. ve 2. Çeyreğe ilişkin düzeltmeler:
TÜİK tarafından açıklanan ulusal gelir sayılarında, her zaman olduğu gibi önceki çeyreklere ilişkin düzeltmeler de yer aldı. Bunların yapılması gayet olağan bir uygulama. GSYH sayılarında; birinci çeyrekte yıllık bazda yüzde 0.43’lük olumsuz düzeltme ile yüzde 14.72’lik daralmaya, ikinci çeyrekte de yıllık yüzde 0.90’lık olumsuz düzeltme ile yüzde 7.89’luk daralma tescil edilmiş oldu. Böylece yılın ilk altı ayındaki ekonomik küçülme yüzde 11.25 oldu. Her iki çeyrekteki düzeltmelerin ağırlıkla imalata sanayi sayılarında olduğu dikkat çekiyor. İlk ve ikinci çeyrekte sırasıyla yüzde 1.6 ve yüzde 2.45’lik olumsuz düzeltme var.

Buradan hareketle, dün açıklanan üçüncü çeyrekteki yüzde 3.3’lük küçülme oranının, ileride yapılacak olan imalat sanayi kaynaklı düzeltmelerle daha yüksek olduğunu hesaba katmak gerekiyor. Aşağıdaki tabloda da yer alıyor, imalat sanayi küçülmesi üçüncü çeyrekte yüzde 3.9 olmuş. Oysa sanayi üretim istatistiklerinde aynı çeyrekteki aylık değişimin ortalaması yüzde 9’a yakındı. Dolayısıyla olumsuza doğru bir düzeltme gelecektir.

Üçüncü çeyrekteki ekonomik gelişimin büyüme tarafında olan iki kesim dikkat çekiyor. Biri Mali kesim, diğeri de tarım. Mali kesim malum, faizlerin kısa bir dönem içinde rekor seviyede gerilemesi nedeniyle varlık fiyatları hızla yükseldi. Bu gelişim, ekonomik birimleri mali varlık tutmaya yöneltti. Tarım ise mevsimsel olarak artışın yaşandığı bir eğilimi yansıtıyor, sürpriz yok. Ticaret kesimindeki yüzde 7.2’lik küçülmenin içinde, vergi indirimleri sağlanan otomobil ve diğer dayanıklı tüketim malı satışlarındaki artışların var olduğunu dikkate almak gerekiyor. Bunlar olmasaydı, ticaret kesiminin küçülmesi daha sert olacaktı.

Harcamalar cephesinde ise hane halkının tüketim harcamalarındaki gerilemesi altıncı çeyreğe ulaşmış durumda. Bunun içinde yine ÖTV indirimleriyle sağlanan ivmenin olduğunu anımsatalım. Üçüncü çeyrekte özel tüketim yüzde 1’e yakın daralırken, kamunun tüketim harcamaları yüzde 5.2 artmış. Bunların ağırlıklı katkılarına bakılırsa toplamda kamudan gelen binde 3.5’lik bir olumlu katkı bulunuyor. Böylece harcamalar sınıflamasına göre yüzde 3.3’lük küçülmeye getiren unsurların başında, yatırım harcamalarındaki sert gerilemenin sürmesi olarak biçimleniyor.
Toplam tüketim ve yatırımda iç talep etkisi olarak bakılırsa yüzde 3.3’ün üzerinde bir daralma söz konusudur. Büyümeye, ihracatın olumlu katkısı azalarak da olsa 2 puan olarak devam ediyor. Birinci çeyrekte çok sert biçimde büyümeyi aşağı çeken stok azalışı; üçüncü çeyrekte, 1 puanlık bir etkiyle büyümeyi aşağı çekmiş görünüyor. Ancak bunun sona yaklaşan bir eğilim gösterdiğini de ilave etmek gerekiyor.
Görece düşük bir daralma gösteren bu sayılar, bir güven veren bir ‘çıkış’ fotoğrafı vermiyor. Ekonomide üçüncü çeyrekte yükselen tarım ve turizm gibi dönemsel olgular yanında, kayda değer bir vergi indirimi teşvikleriyle ivmelenen dayanıklı tüketim malları satışlarının izleri çok aşikâr. Son çeyrekte yüzde 1’lik bir büyüme sağlansa bile 2009’u yüzde 6’nın üzerinde bir daralma ile kapamış olacağız.