11 Mart 2009 Çarşamba

ABD Krizine Politik ve Tarihsel Yaklaşım

Fortune Dergisi tarafından ‘John Maynard Keynes’den sonra en iyi yorumcu’ ilan edilen Princeton Üniversitesi’nin parlak iktisat profesörü Paul Krugman, ‘Uluslararası Ticaret Teorisi ve İktisadi Coğrafya’ alanına katkıları nedeniyle 2008 Nobel Ekonomi Ödülü’nü kazandı. New York Times’a yazdığı ekonomi ve siyaset içerikli köşe yazılarıyla Bush yönetimi ve Cumhuriyetçilere sert eleştiriler getiren Krugman; anlaşılır yazı diliyle, kolayca okunan ve iktisat yazınını geniş kesimlere sevdiren bir iktisatçı olarak da tanındı. Keskin dili ve girdiği polemiklerle de gündemde yer alan ‘ılımlı solcu’ Krugman aynı zamanda çok hızlı üreten iktisatçıların başında geliyor. Krugman, New York Times’taki köşe yazıları ve 1990’lar ve 2000’lerin başlarına kadar yaşanan önemli tüm ekonomik krizleri önceden öngörmesiyle de tanınmıştı . 1999 yılında yazdığı Bunalım Ekonomisinin Geri Dönüşü kitabında; verimlilik konusunda gelişim sağlayamayan Asya ülkelerinin sabit döviz kuru politikaları ile krize nasıl girdiklerinin analizini yapmış ve bugün küresel ölçekte yaşanan krizin de haberini vermişti. 2002 yılından itibaren ABD’de uygulanan vergi indirimine dayalı ‘arz yanlısı politikaları’ eleştiren iktisatçı küreselleşmenin dünyayı küçülttüğünü ve ABD’de başlayacak bir krizin dünyaya yayılacağını da belirtmişti.
Bunalım Ekonomisinin Geri Dönüşü ’nün Türkçe basımına yazdığı önsözde bizim yaşadığımız 2001 kriziyle ilgili bugün de hâlâ geçerliliğini koruyan tespitleri vardı: “Tüm krizler gibi liranın ani düşüşü de kendine özgü birçok özelliğe sahipti: krizi tetikleyen iç siyasal çatışmalar, benzeri daha önce hiçbir yerde görülmeyen türdendi. Ve elbette Türkiye’nin ekonomi politikasında krizi mümkün kılacak çok sayıda çatlak bulunuyordu; ‘ahbap çavuş kapitalizminin’ sözünü etmeye bile gerek olmayan Türkiye’de bariz bir çürüme hüküm sürmekteydi, hâlâ da sürmektedir.”

ABD’de yaşanan krizin temelleri 

Basit modellerle açıklanmış, ancak kapsamlı analizleriyle uluslararası iktisat teorisine yaptığı katkılar nedeniyle Nobel Ekonomi Ödülü’ne layık görülen ve artık ekonomi alanında uluslararası bir ‘star’ haline gelen Paul Krugman, Literatür Yayınları tarafından Türkçeye çevrilen son kitabı Bir Liberalin Vicdanı’nda “özgürlükçü, serbestlik yanlısı” olan liberallerin sınırlarının ne olması gerektiğini, ‘gerekli şeytan’ (necessary devil) denen devleti, toplumsal yaşamın kimi kilit noktalarından uzaklaştırmanın ne gibi sonuçları olabileceğini ABD örneğinden yola çıkarak anlatıyor. Denetimsiz serbest piyasa ekonomisinin yarattığı anomaliler aslında yirminci yüzyılın başından beri bilinmesine rağmen, bu problemlerin uzun vadede yine piyasa dinamikleri tarafından çözüleceği görüşü hem sermayedarlar hem de azımsanmayacak kadar çok iktisatçı tarafından savunula geldi. Ancak Krugman bir Keynesyen olarak devletin ekonomide olması gereğinin altını her zaman çizdi. 

Krugman’a göre ekonomik büyümenin yarattığı artı değerin giderek daha az sayıda kişinin elinde toplanması en önemli sorunlardan biriydi. Toplumun bir bütün olarak çalışarak yarattığı gelirden aslan payının en tepedeki yüzde 10’luk kesimin cebine gitmesi, sadece bir liberalin vicdanını değil gitgide toplumun tümünü rahatsız etmektedir. 2004 yılında gelir düzeyi en yüksek yüzde 10’luk dilimin gayri safi yurtiçi hasıladan (GSYİH) aldığı pay yüzde 44,3 iken en tepedeki yüzde 1’in kasasına giren payın yüzde 17,4 olması ciddi anlamda bir sorun yaratacaktı.

Birincisi; sermayenin giderek belli bir kesimin elinde yoğunlaşması modern parlamenter demokraside siyasi bir eşitsizlik yaratmaktadır. Zenginler, patronlar ve iş lobileri seçim dönemlerinde kendi çıkarlarını koruyan partilere çok büyük meblağlarda seçim yardımı yaparak partiler arasındaki rekabeti baltalamaktadır. Kaynakları daha geniş olan partiler daha etkili propaganda yapabilme olanakları sayesinde rakiplerinin önüne geçebilmektedir. Ve tabii ki yapılan bu yardımların karşılığı seçimlerden sonra meyvesini vermekte ve toplumun geniş kesimlerinin lehine ama seçim yatırımı yapabilecek paraya sahip zenginlerin aleyhine olabilecek düzenlemeler siyasi gündemden itinayla uzak tutulmaktadır. Üstelik bu karşılıklı ilişki burada da kalmamakta, Bunalım Ekonomisinin Geri Dönüşü adlı kitabında da bahsettiği ‘ahbap çavuş kapitalizmi’nin çarkları dönmeye başlamaktadır. Krugman bu ilişkilere tarihsel bir süreç içinde bakmaya devam ediyor. 

Bu siyasi eşitsizliğin ABD’de sürekli muhafazakâr hareketin lehine işlemesinin çok ilginç başka nedenleri de var: En önemlisi ırk ayrımcılığı ve göç politikaları. ABD’li siyahlar sadece otobüslerde arka sıralara oturmak zorunda bırakılmıyorlardı; yakın zamana kadar oy verme hakkından da yoksundular. Aynı durum göçmenler için de geçerliydi. Krugman, 1920 yılında yetişkin ABD nüfusunun yüzde 20’sinin ABD dışında doğmuş kişilerden oluştuğunu ve bunların yarısının da ABD vatandaşı olmadığını belirtiyor. Bunun dışında kalıp da oy verme hakkı olan alt gelir grubundaki insanların da seçim dönemlerinde baskı ve şiddete varan yöntemlerle oy vermesinin önüne geçilmeye çalışıldığını söylüyor. Tüm bunların sonucunda muhafazakâr hareketin 1920’lere kadar siyasi arenada mutlak bir hakimiyet kurduğunu belirtiyor. Hatta 1870-1920 arasında başkanlık seçimini kazanabilen iki demokrat parti adayı da aslında ‘serbest ticarete inanan muhafazakâr anlamına gelen ‘Bourbon demokratları’ydı. Bu temsil eşitsizliğinin giderilmesi ancak 1924 yılında ABD’ye olan göçlere sert sınırlamalar getirilmesi ve siyahların oy verme hakkına kavuşmasıyla bir ölçüde dengelenebildi. Yine de muhafazakâr hareket özellikle ABD’nin güney eyaletlerinde ırkçılığı körükleyerek etkinliğini sürdürdü. 

Yukarıda işleyişi anlatılan sürecin toplumun geniş kesimlerini etkileyen belli başlı yansımaları var. Bunlardan en önemlisi toplumsal sağlık politikası. Günümüzde pek çok gelişmiş ülke (bütün işleyiş aksaklıklarına rağmen Türkiye de) kapsamlı bir sağlık sigortası ağına sahip. Gelgelelim bu sigorta sistemine özel sektörün yaptığı saldırılar son yirmi yıldır giderek artıyor. Gerek herkese sağlık hizmeti alabilme garantisi sunulmasının, can derdine düşmüş insanlara sağlık hizmetlerinin ve sigorta poliçelerinin yüksek fiyatlarla satılabilme olanağını azaltması dolayısıyla sigorta şirketleri, gerekse patent hakları sayesinde yaptıkları yatırımın kat be kat fazlasını kazanan ilaç şirketleri, devlet tarafından sunulan sağlık sigortasına şiddetle karşı çıkıyorlar.

İşin ilginç yanı, dünyanın en zengin ülkesi olan ABD’nin hiçbir zaman kapsamlı bir sosyal sigorta sistemine sahip olmayışı. 1920’lerde başlayıp 1970’lere kadar devam eden ve Krugman’ın Büyük Sıkıştırma adını verdiği dönemde üst gelir grubundakilerden alınan gelir ve veraset intikal vergisi oranlarının yükseltilmesi ve buradan elde edilen gelirin alt gelir grubundaki ihtiyaç sahiplerine transferi yoluyla sosyal devletin temelleri atılmıştır. Büyük Sıkıştırma döneminin başarılı olma nedenlerinden biri zenginler hariç toplumun her kesimine fayda sağlamasının yanı sıra muhafazakâr güney eyaletlerine yük bindirmemesi olduğunu iddia ediyor Krugman. Yüksek vergilere tabi tutulan zenginlerin büyük çoğunluğu kuzey eyaletlerinde yaşarken sistemin faydalarından yararlananların çoğunun güneyde yaşaması muhafazakâr hareket ve dolayısıyla Cumhuriyetçi Parti’nin de sesini kısmış olduğunu belirtiyor. Ancak bu anlaşmanın da sınırları vardı. 1946 yılında Harry Truman kapsamlı bir sağlık sigortası tasarısı hazırladığında karşısına iki önemli muhalif buldu. Bunlardan biri, üyesi olan doktorlar vasıtasıyla doğrudan hastalara yasa tasarısı hakkında olumsuz propaganda yapan Amerikan Tıp Derneği, diğeri ise siyahlarla beyazların aynı hastanelerde tedavi görecek olmasına dahi tahammül edemeyen güneyli beyazlardı. Yine de 1970’lere kadar süren bu sessiz anlaşmanın, muhafazakâr hareketin eskinin yaşlı para babası güneylilerin elinden çıkıp genç, dinamik ve medyatik yeni bir kuşağın eline geçmesiyle başladığını anlıyoruz. Bu yeni muhafazakâr hareketin en önemli figürlerinden biri de Reagan’dı. Büyük Sıkıştırma döneminin uygulamalarına ve getirdiği yeni anlayışa açıktan muhalefet etmeye başlayan ilk isim de oydu. Sosyal yardım uygulamalarına getirdiği eleştirileri antikomünist politikalarla birleştirerek muhafazakâr hareketi geniş halk kitleleri için muteber hale getirmiş; üstelik bunu açıktan ırkçılık yapmadan başarmıştı. 

Bir diğer önemli konu da çalışan kesimin örgütlenmesinin önüne geçilmesidir. Krugman’a göre maaşlı çalışanların sendikalar vasıtasıyla hak araması sadece kendilerini değil, sendikalı olmayan çalışanları da pozitif yönde etkilediği gibi şirketlerin CEO’larından başlayarak ücret eşitliğini gözetmelerine yol açmaktadır. İşveren kesim doğası gereği sendikaya karşı olduğu için sendikalı işçi oranı arttıkça sendikalı olmayanları da kaybetmemek için onların ücretlerinde de iyileştirmeler yapmakta ve tepki çekmemek için üst düzey yönetici maaşlarına sınırlama getirmektedir. Sendikalaşmamanın ve ücret kontrolsüzlüğünün bedelinin ise gelir dağılımındaki eşitsizlikle sonuçlandığını savunuyor Krugman. Başka bir deyişle, toplumdaki her birey yüz yıl öncesine göre daha çok gelir elde ediyor ama artan gündelik ihtiyaçlarla da beraber, belirgin bir refah artışı yaşamadığı gibi gelir dağılımı her geçen gün zenginlerin lehine bozuluyor. Krugman bu adaletsizliğin Büyük Sıkıştırma dönemi uygulamalarıyla sınırlandırıldığını söylüyor ve verdiği rakamlar da kendisini doğrular nitelikte: 1920 yılında en zengin yüzde 10’luk kesim GSYİH’den yüzde 43.6 oranında pay alırken, Büyük Sıkıştırma döneminin refah devleti uygulamaları sonucunda gelir vergisi oranlarının arttırılmasıyla aldıkları pay neredeyse yarı yarıya azalmıştı. Ve zenginlerden alınan yüksek vergilerin sosyal transfer harcamaları kapsamında alt gelir gruplarına aktarılmasıyla ulusal refahın bölüşümü daha adil bir duruma gelmişti. Fakat, 1970’lerden sonra muhafazakâr hareketin refah devleti anlayışına karşı çıkmasıyla beraber gelir dağılımındaki adaletsizlik 1920’li yıllardaki rakamlara yeniden geri dönmüş durumda.

Aynı eğilimi sendikal örgütlenme ve ücret kontrolünde de görüyoruz: Büyük Sıkıştırma döneminde sendikalaşmanın teşvik edilmesiyle beraber ABD’deki sendikalı işçilerin oranı neredeyse Avrupa ülkelerindeki oranları yakalayarak yüzde 30.4’e kadar çıkmıştı. 1999 yılındaysa bu oran dramatik bir biçimde düşerek yüzde 13.5’a indi. 

Benzer biçimde ücretlerin kontrol altında tutulması da gelir bölüşümündeki adaleti sağlamaya yönelik olmuş: 1950 yılında ABD’nin en büyük 50 firmasının CEO’su günümüz değerleriyle ortalama 1.2 milyon Amerikan Doları kazanırdı ve bu ortalama bir işçi maaşının 40 katıydı. 2000’li yıllardaysa ise bu oran 367 katına çıkmış bulunuyor. Örneğin, ABD’nin en büyük şirketi olan Wal-Mart’ın CEO’su Lee Scott’un 2005 yılında aldığı maaş tamı tamına 23 milyon Amerikan Doları. Krugman, şirket karlılığı üzerindeki etkisi belirsiz olan CEO’lara bu kadar çok maaş ödenmesinin ücret adaletsizliğinin en çarpıcı göstergelerinden biri olduğunu belirtiyor. Üstelik CEO’suna Türkiye’deki pek çok şirketin yıllık cirosundan daha fazla maaş veren Wal-Mart’ın işçilerine ödediği maaş (yıllık yaklaşık 18 bin Amerikan Doları), otuz beş yıl önce General Motors’un işçilerine ödediği maaşın yarısından daha az. 

Her ne kadar ekonomi konusunda dünya çapında üne sahip olsa da Paul Krugman’ın toplumsal armoniyi bozan bu sorunlar için mucize bir çözümü yok. Çünkü en başta bahsettiğimiz siyasi rekabetteki eşitsizliği gidermek çok zor görünüyor. Tarihsel gelişim sürecinde incelediğimizde de bu sorunların çözümü için gerekli olan olağanüstü tedbirlerin genellikle olağanüstü durumlarda alınabildiğini görüyoruz. ABD’de bu durum farklı değil. Horace Mccoy’un Atları da Vururlar ya da John Steinbeck’in efsanevi romanlarında okuduğumuz vahşi kapitalizmin dizginlenmesi ancak Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği koşullarda mümkün olmuştur. Savaş ekonomisi sebebiyle devlet harcamalarının artması sanayicilerin iştahını kabartırken, ABD devleti bir yandan ücret kontrolü, diğer yandan sendikal hareketi kimi zaman açıktan destekleyerek hem bir denge siyaseti gütmüş hem de çoğunluğunu orta sınıfın oluşturduğu bir toplum yaratmıştı. Hatta savaş sonrası dönemin ABD başkanlarından Franklin Roosevelt, seçim kampanyasında doğrudan zenginleri hedef alan şu konuşmayı yapmıştı: “Barışın sabık düşmanlarıyla mücadele etmek zorundaydık. Bunlar iş dünyasındaki ve finansal alandaki; tekeller, spekülasyon, pervasız bankacılık, sınıf uzlaşmazlıkları, bölgecilik, savaş vurgunculuğudur. Bunlar ABD hükümetini yalnızca kendi işlerinin bir eklentisi olarak görmeye başlamışlardı. Örgütlü para tarafından yönetilen hükümetin, organize bir suç örgütü tarafından yönetilen bir hükümet kadar tehlikeli olduğunu artık biliyoruz. Bu güçler tarihimizin hiçbir döneminde hiçbir adaya karşı asla bugünkü kadar birleşmediler. Benden hepsi aynı ölçüde nefret ediyor, nefretlerini memnuniyetle kabul ediyorum.”

Krugman 1950’lere kadar devam eden bu sürecin tersine dönmesinin sebebinin zenginlerin siyasi rekabette yarattığı eşitsizlikle beraber, muhafazakârların, ABD’nin ezelden beri problemi olan ırkçılığı ve dinciliği alttan alta kışkırtmasına bağlıyor. Ve Bill Clinton gibi popüler ve güçlü bir başkanın bile herkesi kapsayan bir sosyal güvenlik yasasını parlamentodan geçiremediğini söylüyor. Yine de umudunu yitirmiş değil ve vicdanının sesini dinliyor. Kaldı ki şu anki durum yeniden radikal tedbirler almak için müsait görünüyor. Hem ABD ciddi bir ekonomik krizle boğuşuyor hem de sistemin başında hem ekonomik hem de toplumsal anlamda ayrımcılığa uğramış kesimin mensubu bir başkan var. 

Bir Liberalin Vicdanı , hem dünyanın süper gücü ABD’nin sosyo-ekonomik gelişimini anlamak hem de ‘Küçük Amerika’ olma sevdalısı Türkiye’de de işlerin ne kadar benzer yöntemlerle yürütüldüğünü görmek için ideal bir kitap.

Krugman yirmiden fazla kitaba ve iki yüzden fazla makaleye imzasını attı. Daha çok uluslararası ticaret ve finans konularında yaptığı araştırmalarla ünlenen Krugman; uluslararası ticaret teorisini kapsamlı bir şekilde yeniden gözden geçiren “yeni ticar et teorisinin” kurucularındandı. Bu çalışmalarından ötürü Amerikan Ekonomi Topluluğu Krugman’ı iki yılda bir kırk yaşın altındaki iktisatçılara verilen John Bates Clark madalyası ile ödüllendirdi. Paul Krugman’ın araştırmaları ekonomik krizler ve dövi z krizleri üzerine odaklandı. 
Krugman akademik dünyada, ülkelerin serbest ticarete getirdiği engellerle kazançlı çıkmasının modellendiği ticaret teorisi ve döviz krizlerine yönelik ders kitabı niteliğindeki a çıklamalarıyla tanınıyor. Özellikle son yaşanan krizi önceden tahmin eden Krugman, krize karşı getirdiği önerilerle de dikkat çekiyor.


Krugman, 2008 yılında “ticaret kalıplarının analizi ve ekonomik aktivitenin gerçekleştiği yer” (analysis of trade patterns and location of economic activity) konusunda yaptığı çalışmalar ile ekonomi alanında Nobel ödülünü kazandı.

Kaynak: Radikal Kitap (6 Mart 2009)

20 Şubat 2009 Cuma

19 Şubat 2009 TCMB faiz indirimi... Stagflasyon riski mi?

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu, gecelik faiz oranlarını 150 baz puan indirerek % 11.5'e çekti! Ayrıca borç verme faiz oranını da % 15,50'den % 14'e çekildi...

Bu ne demek... En basit anlamda, paranın mevduatlarda tutulmasından çok, yatırıma ve harcamaya teşvik edilmesi için alınmış bir tedbir demek... Zaten küresel bir mali sıkışıklık var hali hazırda, bu da harcamaları kolaylaştıracak ve bu sayede para dönüşümü biraz olsun kıpırdayacak, bu da rahatlamayı sağlayacak...

Lakin bir de işin öbür tarafı var, o da, stagflasyon riskidir. Bu risk, merkez bankasının yüksek puanlarda faiz indirme politikasına devam etmesi ile oluşacağını düşünüyorum. Yani uzun vadede(1-3 yıl) politika değişikliğine gidilmediği taktirde olabilecek bir risk. Keza bence faiz indirimleri devam edecektir.

Stagflasyonun çok güzel bir açıklamasını, 1992 yılında vefat eden ünlü ekonomist ve filozof Friedrich August von Hayek yapmıştır. Ona göre: "Enflasyona neden olan parasal genişleme, önce faiz haddini geçici olarak normal seviyesinin altına indirir. Faiz haddindeki bu düşme başlangıçta kârlı olmayan yatırım projelerini kârlı hale getirir. Girişimciler bu gelişmenin devamlı olacağını sanarak bütün marjinal projeleri uygulamaya koyacaklardır. Ancak bir süre sonra faiz haddi normal seviyesine döndüğünde, bu projelerin bir çoğu kârlı olmaktan çıkacaktır. Muhtemelen, henüz tamamlanmamış, inşa aşamasında olan projeler yarım bırakılacaktır. Ötede istihdam edilenler işlerini kaybedeceklerdir."[1]

Yani kısaca, Hayek'e göre, stagflasyonun nedeni yanlış para politikası ile faiz haddinin yanlış yönlendirilmesi ve marjinal yatırım projelerine kaynak tahsis edilmesidir.[2]

Şuanda Türkiye'de istihdam sorununu da çözmek için azami gayret gösteriliyor. Bu kaybolan istihdamı geri yaratma çabası ile fena halde desteklenmekte, ki bu, marjinal projelerin hayata geçirilmesi anlamına gelir. Çünkü batık bankalar ve şirketler de çoğaldı. Gerisi zaten yukarıda bahsedildiği gibi gelir; ya da gelme riski vardır demek daha doğru olur. Bu faiz indirimi; faiz şampiyonu olan, faiz lideri olan Türkiye'yi, faizler normale döndüğünde, tek başına stagflasyona sokma riskini oluşturmaktadır marjinal yatırımların hayata geçmesi sebebiyle.

Umarım benim bu kötümser bakış açım haksız çıkar...

[1],[2]: http://www.ekodialog.com/Konular/stagflasyon.html (20.02.2009 / 02:48)

18 Ocak 2009 Pazar

Krizin Neresindeyiz?

Her geçen gün ABD’den ve AB’den kötü haberler gelmeye devam ediyor. İşsizlik oranı ABD’de yüzde 7.2’ye, Almanya’da yüzde 7.6’ya, İspanya’da yüzde 13’e tırmandı. Satışlar düşmeye, zararlar artmaya devam ediyor. Talep daralması ithalatın kısılmasını hızlandırıyor. İthalat kısıldıkça ihracata dayalı büyüme modeli uygulayan ülkeler (başta Çin olmak üzere) ciddi bir sıkıntının içine yuvarlanıyor. Şu ana kadar alınan önlemler, yani vergi indirimleri, harcama artırımları, çeşitli teşvikler, likidite sağlamaya dönük operasyonlar, devletleştirmeler henüz çöküşü durdurmaya yeterli olmuş görünmüyor. Olsa olsa ani bir batışın hızını yavaşlatmış ve dibe gidişi frenleyici bir etki yaratmış bulunuyor.

ABD’nin bu tür bir krizden çıkışının çok uzun sürmeyeceğini iddia edenler bile artık endişeliler. Bu krizin Japonya’nın yaşadığı uzun süreli kriz gibi olabileceğini ciddi bir olasılık olarak göz önünde bulundurmaya başladılar. Tek dayanak Amerikalı tüketicinin başka hiç kimseye benzemeyecek kadar tüketim eğilimli olması. Yani ekonomide en ufak bir toparlanma eğilimi göründüğünde Amerikalı tüketici harcamaya başlayabilir. İş ki harcama potansiyeli devam etsin. Zaten ortalığa saçılan bu paraların nedeni de o harcama potansiyelini ayakta tutabilmek. Merkez Bankaları, deflasyonist gidişi öngördükleri için enflasyona karşı kullanılan bütün politikaları tersine çevirmiş bulunuyorlar. Faizler indiriliyor, likidite bollaştırılıyor, yani enflasyonu önlemek için ne yapılması gerekirse ters yapılıyor. Nedeni çok basit: Artık konu enflasyon değil. Konu deflasyonist gidişi önlemek. Bu aşamada, bu adımların ileride enflasyon yaratıp yaratmayacağını sorgulamanın hiçbir anlamı yok, çünkü deflasyonist gidişi durduramazsak zaten sistem çökmüş olacak.

Bugün gelişmiş dünyanın durduğu yer aşağıdaki şekilde kare, Türkiye’nin durduğu yer ise üçgen ile gösterilen yerdir. Bu saptamam doğruysa dibe doğru gidişte bizim gelişmiş dünyaya göre gidecek daha fazla yolumuz var demektir. Ne var ki son dönemde bizim dibe gidişimiz de hızlanmış bulunuyor. Aralık ayında cari açıktaki daralmaya ve kapasite kullanımındaki düşüşüne bakarsak gelişmiş dünyanın önüne geçmemize az kaldığını söylemek mümkün. 5 Ağustos 2008’de şöyle yazmışım: “Bizde 2001 krizi gibi bir kriz olmaz demeyin. Bize bir şey olmaz teorisi geçerli kaldığı sürece gidiş o gidiştir.”
Dibin nasıl olacağını gelecek yazımda şekillerle anlatmaya çalışacağım.

















Mahfi Eğilmez

Kaynak: http://www.radikal.com.tr/ (18.01.2009)

15 Ocak 2009 Perşembe

Yeni bir tür yatırım fonu kuruluyor

Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) Başkanı Turan Erol, kurulun ilk kez ulusal 30 endeksini baz alan bir borsa yatırım fonunun kuruluşuna izin verdiğini bildirdi.

Erol, AA muhabirine yaptığı açıklamada, düzenleme çalışmaları 2004 yılında tamamlanan ve ilk örneği 2005 yılında halka arz edilen borsa yatırım fonlarının sayısında sürekli bir artış gözlendiğini, mevcut durumda 9 borsa yatırım fonunun katılma paylarının borsada işlem gördüğünü söyledi.

Borsa yatırım fonlarından 6 tanesinin hisse senedi endekslerine, 2 tanesinin sabit getirili menkul kıymet endekslerine ve 1 tanesinin altın fiyat endeksine dayalı olarak kurulduğunu anlatan Erol, mevcut 6 adet hisse senedine dayalı borsa yatırım fonunun baz aldıkları endekslerin tamamının uluslararası endeks yapıcılar tarafından oluşturulan endeksler olduğunu, ancak bu yıl içinde yapılan düzenlemeler ile borsa endekslerinin borsa yatırım fonlarında kullanımının mümkün hale getirildiğini kaydetti.

SPK'nın, Ulusal 30 endeksini baz alan ilk borsa yatırım fonunun kuruluşuna izin verdiğini bildiren Erol, yakın zamanda bu fonun katılma paylarının halka arzı ile birlikte yatırımcılardan gelen talebe bağlı olarak fonun büyümesinin Ulusal 30 Endeksi kapsamındaki hisse senetlerine ilişkin talepte de artışa yol açmasının beklendiğini anlattı.

Erol bu yeni tür fonun, Ulusal-30 endeksine bağlı vadeli işlemler açısından da yararlı bir finansal araç olacağını tahmin ettiğini söyledi.

Kaynak:
www.bigpara.com

24 Aralık 2008 Çarşamba

İMKB, iki yeni endeks oluşturdu

İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) 2009 yılı başından itibaren iki yeni endeksin daha hesaplanmaya başlanacağını duyurdu.

İMKB Yönetim Kurulunun bugünkü toplantısında alınan kara ilişkin günlük bültende yer alan yazıda, 2009 yılı başından itibaren, İMKB Ulusal-30 Endeksinde bulunan hisse senetleri hariç, İMKB Ulusal-100 Endeksinde yer alan diğer 70 hisse senedinden oluşan İMKB Ulusal 100-30 Endeksinin ve İMKB Ulusal-100 Endeksinde bulunan hisse senetleri hariç, İMKB Ulusal-Tüm Endeksinde yer alan diğer hisse senetlerinden oluşan İMKB Ulusal Tüm-100 Endeksinin hesaplanmaya başlanacağı belirtildi.

Yazıda, İMKB Ulusal-100 Endeksinin 31 Aralık 2008 tarihli ikinci seans kapanış değerinin söz konusu endekslerin başlangıç değeri olacağına işaret edilerek, buna yönelik olarak İMKB Hisse Senetleri Endeksleri Temel Kurallarında bazı değişikliklerin yapılmasının kararlaştırıldığı kaydedildi.

Yıl sonu itibariyle “İMKB Hisse Senetleri Endeksleri Temel Kuralları” uyarınca hesaplanmaya başlanacak İMKB Ulusal 100-30 Endeksinin kodu “XYUZO” ve İMKB Ulusal Tüm-100 Endeksinin kodu “XTUMY” olacak.

Kaynak: www.bigpara.com

23 Aralık 2008 Salı

Merkez Bankası faiz indirdi ama...

Küresel krizdeki canlanma gerekliliğini fırsat bilen MB, toplamda 1,25 puanlık indirim yaptı ve buna piyasaların cevabı da olumlu oldu... Lakin MB'nin temel yaklaşımı enflasyonu frenlemek, lakin bu kararla bir yaklaşımı daha ortaya çıkıyor: büyüme! MB artık tek hedef olarak enflasyonu görmüyor, büyümeyi de dikkate alıyor.
Bir de MB eski başkanı Gazi Erçel'in yorumu var ki, işin biraz da gerçek yönünü gösteriyor:
"Faiz indiriminin büyük beklentiler yaratmaması önemlidir. Çünkü bu kararın ekonomiye etkisinin beklendiği kadar büyük olmayacağı açık. Kararın tüketimi artırması zor. Türkiye'de henüz tüketim harcamaları faiz indirimlerden etkilenecek ölçüde kredilerle fonlanmıyor. Ayrıca şiketlerin kullandıkları döviz kredilerinin yıllık olarak Türk Lirası karşılığına bakıldığında maliyetlerin negatif oluğu görülüyor. Faiz indirimi bu nedenle hissedilecek bir canlanma yaratmayacak. Ancak moral açısından son derece önemli."
Bana kalırsa bu faiz indirimleri yabancı sermayenin rahatlama yardımcı oldu ve güven sorununa çözüm getirdi. Ki hal-i hazırda hala en yüksek reel faizi veren ülke konumundayız hala... Bu faiz indirminin yabancı yatırıma dönüşmesi için mikro ekonomik hareketlere ihtiyaç vardır. Bunlar hükümet teşviği ile güven sağlamak ve bazı hukukî düzenlemelerle olur.

1 Aralık 2008 Pazartesi

Ekonomik Politikanın Ayrıntıları

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren, günlerdir konuşulan paketin ayrıntılarını ilk kez ekonomi muhabirlerine anlattı. Yurtdışından temin edilen kredilerin karşılıklarının indirilmesi, sukuk-icara ya da kira senedi olarak adlandırılan varlığa dayalı menkul kıymetlerin çıkarılması üzerinde çalışılan konular arasında.

Ekonomi Muhabirleri Derneği (EMD) üyeleriyle kahvaltılı sohbet toplantısında buluşan Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren, küresel ekonomik krizin Türkiye'yi gelişmiş ülkelere göre neden daha az etkilediği konusunda değerlendirmelerde bulundu.

Küresel ekonomik krizin birçok kurum, birçok ülkenin yönetim ve denetimi düzeyinde, birçok kaliteli kurumun fonksiyon ve yapıları düzeyinde tartışıldığını, ancak sonuçta krizin yükselen piyasalara etkili bir biçimde yansıdığını söyledi.

Şu anda yükselen piyasalardaki derinliğin tartışıldığını belirten Ekren, ilk tartışma noktasının yükselen piyasaların gelişmiş ekonomilerle dış ticaret ilişkisi şeklinde olduğunu, ikinci aşamada ise mal hareketlerindeki akışkanlığın tartışılmaya başlandığını kaydetti.

Bugün gelinen noktada gelişmiş ekonomilerin yükselen piyasalarda ilave bir riski olup olmadığının tartışıldığını ifade eden Ekren, bütün gelişmiş ekonomilerin, yükselen piyasalardaki doğrudan ya da portföy yatırımlarının boyutunun önemli hale gelmeye başladığını, onun için kurtarma operasyonlarında en fazla üzerinde durulan konunun gelişmiş ülkelerin yükselen piyasalarda yaptığı yatırımların ikinci bir beklenmeyen kriz dalgası oluşturmaması için hangi tür eylemlerin yapılacağı konusuna bakıldığını söyledi.

Türkiye ekonomisi neden daha az etkilendi?

Ekren, Türkiye ekonomisinin son yıllarda küresel ekonomi ile entegrasyonu artsa bile dünya sisteminden aldığı payın hala çok küçük düzeylerde olduğunu belirttii.

Ekren, Dünya ticaret hacminde şu anda Türkiye'nin dış ticaret hacmi ortalama yüzde 1... Benzer şey sermaye hareketleri için de geçerli. Özetle genel bir eğilim olarak Türkiye bir entegrasyon sürecinde, dolayısıyla hem sermaye hareketleri bakımından, hem de ticaret hareketleri bakımından ortaya çıkan her gelişmenin Türkiye'yi doğrudan ya da dolaylı etkileme hali söz konusu değil dedi.

Dolayısıyla küresel finansal kriz Türkiye'ye nasıl etki yapacak diye bakıldığında dış finansman ve dış talep olmak üzere iki sorunla karşı karşıya kalınacağını anlatan Ekren, dış finansman denildiği zaman Türkiye'nin geleneksel olarak çektiği doğrudan yatırım, portföy yatırımı ve kredilerin gelişim sürecine bakmak, dış talep denildiği zamanda ihracat piyasalarındaki gelişmelere bakmak gerektiğini söyledi.

Ekren, büyüme için dışarıdan fon sağlamanın elbette önemli olduğunu, fakat bu süreçte öz kaynakları kullanmanın de çok önemli olduğunu ifade etti.

Türkiye bir konjonktür dalgasıyla karşı karşıya

Bu süreçte Türkiye'nin bir konjonktür dalgasıyla karşı karşıya olduğunu da belirten Ekren, büyüme, kapasite kullanımı, enflasyon, faiz ve kur gibi parametrelere bakıldığı zaman bunun anlaşılabileceğini kaydetti.

2009-2012 döneminde dünya üretiminin bir toparlanma sürecine gireceğinin söylendiğini anlatan Ekren, şunları söyledi:

Bu da bize şu sinyali veriyor; her ne kadar küresel krizle Türkiye kendine has konjonktürüyle kısa vadede odaklanmak önemli ise de, orta vadede Türkiye'nin ve yükselen piyasaların bir vizyonunun da sürekli tutulması gerekir.

Çünkü yeni finansal mimaride hangi ülkelerin, hangi pozisyonda olacağı tartışmaları da üzerinde durulan ana noktalardan bir tanesi. Biz de hep şöyle söylüyorduk; elbette bütün ülkeler etkileniyor, Türkiye de etkilenecek, fakat amacımız hasar minimasyonudur. Niye böyle diye bakıldığında, yani 'niye biz az etkileneceğiz ya da az etkilenme ihtimalimiz var' diye düşünüldüğünde birçok gösterge söylenebilir.

Bu göstergelerden önemli olduğunu düşündüğüm bir gösterge şu; küresel krizden en fazla etkilenen ülkeleri eğer finans bağlamında bakarsanız bir konu çok öne çıkıyor, küçük ekonomiler büyük bankacılık sektörü ya da büyük ekonomiler küçük bankacılık sektörü. O açıdan bakıldığında aslında yükselen piyasalardaki en fazla sorun, üreten, en fazla sorunla karşılaşan ülkelerin kendi ekonomik büyüklüklerine bankacılık sektörünün büyük olmasında aramak gerekiyor.

Türkiye'de ise ulusal gelirleri de revize ettikten sonra baktığımızda bizim banka aktiflerimizin, kredilerimizin bile milli gelir içinde mevduatla ilişkilendirdiğimizde mütevazi seviyelerde olduğunu bunun da Türk bankacılık sektörünün geleceği bakımından ciddi bir potansiyel taşıdığını söylüyorduk.

İkinci önemli noktanın gelişmiş piyasalardaki karşılıklı yatırımlar olduğunu anlatan Ekren, Avusturya, İsveç, İspanya, İzlanda, Macaristan ve diğer ülkelere bakıldığında ciddi finansal yatırımlar olduğunun söylenebileceğini, dolayısıyla Türkiye için bu yönden bakıldığı zaman ülkede yükselen piyasa riskinin de bulunmadığını vurguladı.

Ekren, mortgage kredileri, hane halkının borçluluk oranı gibi göstergeler bakımından da diğer ülkelere göre durumun hala yönetilebilir durumda olduğunu kaydetti.

Krizin en önemli nedeni likiditenin aşırı bolluğu

Ekren, küresel finans krizi için pek çok neden sayılabileceğini ama bunlardan en önemlisinin o dönemde likiditenin aşırı bolluğu olduğunu söyledi.

Şimdi de krizi sonlandırmak için piyasalara aşırı şekilde likidite enjekte edildiğini belirten Ekren, Bugün dünyada enjekte edilen ortalama tutar 5,5-6 trilyon dolar. Bu kadar büyük miktarda bir para dolarizasyon sürecini de beraberinde getirecektir dedi.

5,5-6 trilyon dolarlık bir likidite enjekte edilmesine rağmen, büyüme göstergelerinin hala düşük şekilde tahmin edildiğini, bunun ortada bir sorun olduğunu gösterdiğini anlatan Ekren, Bu sorun da güven sorunudur. Yeteri kadar likidite var ama bu likiditenin tahrik etmesi gereken büyüme, yatırım ve diğer temel parametrelerde hala aşağı yönlü revizyonlar yapılıyorsa üstü kapalı vurgulanan nokta güven sorunudur. Güven çözülürse bütün parametreler çok hızlı şekilde normal seviyelerine dönebilir diye konuştu.

Ekren güven sorununun çözülememesi halinde ise likiditenin dengesiz dağılımından dolayı korumacılığın yeni bir tehdit olarak ön plana çıkabileceğini ifade etti.

Küresel finans krizi değerlendirilirken, yükselen piyasalarda gelişmiş ekonomilere yönelik başka bir stres kaynağı oluşacak mı? diye bakmak gerektiğini de vurgulayan Ekren, gelişmiş ekonomilerin kendi ülkelerinin dışında yapmış oldukları yatırımların kendilerine risk olarak dönmemesi için yeni bir süreci yönetmek zorunda kalacaklarını kaydetti.

G-20 toplantısı

G-20 toplantısına ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Ekren, burada bir kaç noktanın ön plana çıktığını söyledi.

Alınacak ve alınan tedbirler konusunda her ne kadar mutabakat olsa da küresel ölçekli bir konsensüsün bulunmadığına işaret eden Ekren, krize karşı her ülkenin kendine has özel sorunlarını da dikkat alıp genel sorunu çözmeye yönelmesi gerektiğini ifade etti.

Ekren, toplantıda finans piyasalarının reformunun gündeme geldiğini ve Dünya Bankası ile Uluslararası Para Fonu'nun yeniden yapılanmasının kaçınılmaz olduğunun ön plana çıktığını kaydetti.

Güven sorunu

Krizin çıkışına ilişkin pek çok neden sayılabileceğini ama bunlardan en önemlisinin o dönemde likiditenin aşırı bolluğu olduğunu belirten Ekren, şimdi krizi sonlandırmak için de piyasalara aşırı şekilde likidite enjekte edildiğini, bu durumun önümüzdeki dönemde bir dolarizasyon sorununu da beraberinde getirebileceğine dikkat çekti.

Ekren, dünya piyasalarına enjekte edilen ortalama tutarın 5,5-6 trilyon dolar olduğunu, ancak büyüme göstergelerinin hala düşük şekilde tahmin edildiğini belirterek, Yeteri kadar likidite var ama bu likiditenin tahrik etmesi gereken büyüme, yatırım ve diğer temel parametrelerde hala aşağı yönlü revizyonlar yapılıyorsa üstü kapalı vurgulanan nokta, güven sorunudur. Güven çözülürse bütün parametreler çok hızlı şekilde normal seviyelerine dönebilir. Güven sorunu çözülmezse bu sefer likiditenin dengesiz dağılımından dolayı korumacılık yeni bir tehdit olarak ön plana çıkabilir dedi.

Ekonomi yönetimi ne yapıyor?

Bakan Ekren bu ortamda ekonomi yönetiminin ne yaptığıyla ilgili olarak da şunları söyledi:

Orta vadeli programımızla 2009 programımız hala bir vizyon belgesi olarak geçerliliğini koruyor. Mali kural önümüzdeki dönemde en fazla tartışacağımız, adım atacağımız konudur.

Bütçe açığıyla kamu borç stokunun GSYH'ye oranları bakımından Türkiye'nin bir örtülü mali kural uyguladığı da çok açıktır. Dünyada, kuralsız müdahalelerin söz konusu olduğu bir ortamda, Türkiye'nin ısrarla mali disiplini uyguluyor olması tercih ve önceliğimizi ortaya koymuş durumda.

Genişletici, teşvik edici mali disiplin diyoruz. Bu, yatırımları ve üretimleri özel sektör ve kamu sektörü olarak destekleyen ve aynı zamanda toplam talebi teşvik eden bir mekanizma.

Başbakan Yardımcısı Ekren, Merkez Bankası'nın döviz depo işlemlerini yeniden başlattığını hatırlattı ve yurtdışındaki kredilerin karşılıklarıyla ilgili bir düzenleme yapılabilirse dış fonun ortaya çıkardığı döviz likiditesine bir miktar destek verilmiş olacağını kaydetti. Ekren, bugünlerde bu konuda bir inisiyatif alınabileceğini bildirdi.

Bir diğer önlem olarak Eximbank'ın imkan ve kaynaklarının artırılması gerektiğini ifade eden Ekren, Hazine'nin kaynak aktarımı gerekir. Elbette bunun bir zamanlaması olacaktır. Dönem sonunda Hazine kendi imkanlarına bakarak böyle bir aktarım yapabilir. İkinci önemli kaynak, daha önce de kullanılan reeskont penceresi. Bunu değerlendirerek dış taleple ilgili bir sorunu imkan ve kaynaklarımız ölçüsünde çözebileceğimiz sinyalini verebiliriz dedi.

YTL likidite konusunda Merkez Bankası'nın dövize göre çok daha hızlı ve esnek olduğunu vurgulayan Ekren, şöyle devam etti:

Bankacılık sektöründe sermayede rahatlama oldu. Yurtdışı müteahhitlik hizmetlerinde teminat mektupları konusunda bir düzenleme yapıldı. Kredi Garanti Fonu'nu da bu süreçte etkin kullanabileceğiz. Önümüzdeki dönemde bunlara ilave olarak bazı kaynakların ekonomiye kazandırılması şeklinde yurtdışından gelen kaynakları düşündüğümüzü biliyorsunuz.

Hisse senetlerindeki stopajı düşürdük. Mevduatın kapsam ve tutarının garantisine ilişkin Bakanlar Kurulu'na bilgi aktardık. KOSGEB 350 milyon YTL'lik, TOBB ve Halk Bankası da 1,5 milyar YTL'lik bir KOBİ kredisi sürecini başlattı.

Ekren, faktoring ve leasingle ilgili yasasının da çok kısa süre içinde TBMM'ye geleceğini sözlerine ekledi.

Ekren, sohbet toplantısında gazetecilerin sorularını da yanıtladı. Ekonomik önlem paketine yönelik sorular üzerine Ekren, orta vadeli program ile 2009 yılı programında neler yapılacağının belirlendiğini, 2009 yılı programında bir takım yapısal reformların ayrı, standart rutin işlerin de ayrı vurgulandığını hatırlattı.

Orada kullanılan terminolojinin, politika tedbiri ve politika önceliği olduğunu kaydeden Bakan Ekren, şöyle devam etti:

Dolayısı ile bankaların yurt dışından temin ettikleri kredinin karşılık oranları ile ya da Merkez Bankası, Eximbank reeskont penceresi ya da kredi garanti fonunun işlevliğinin artırılması ya da Hazine'nin önümüzdeki dönemde borçlanma politikalarının tümü, politika tedbiri ve önceliği olarak zamanı geldiğinde açıklayacağımız temel yaklaşımlardır.

Şöyle bir şey olabilir belki, bu politika tedbir ve önceliklerinin tümünü bir paket olarak da takdim etmek mümkün sonuçta. Şunları şunları yaptık, budur denebilir. Onu Sayın Başbakan söyledi. Muhtemelen de bu işlerin tümünü uygun bir formada getirdiğimizde bir arkadaşımız kalkar der ki politika tedbir ve önceliklerinde oluşan paketimiz budur.

Paketin yüzde kaçını biliyoruz sorusu üzerine de Ekren, Açıklananların yüzde 100'ünü biliyoruz yanıtını verdi.

Bakan Nazım Ekren, bir gazetecinin Bir paket var mı yok mu sorusunu ise Politika tedbirlerimiz ve önceliklerimiz devam edecek yanıtını verdi.

Varlığa Dayalı Menkul Kıymet İhracı ilgili bir başka soru üzerine de Ekren, Varlığa Dayalı Menkul Kıymet İhracı'nın uzun süredir gündemde olduğunu kaydederek, orta vadeli programda bununla ilgili sinyalin verildiğini söyledi.

Ekren, Dedik ki kamu en azından Hazine enstrüman çeşitlenmesine gidecektir diye söylemiştik. Bu bunlardan bir tanesi olacak. Türk ekonomi tarihine baktığımızda, gelir ortaklığı senetlerini düşündüğünüzde benzer bir uygulama yapılmıştı bu şekilde diye konuştu.

2009 yılı verileri

2009 yılı verilerinin revizyonuna ilişkin soru üzerine Ekren, temel politika dokümanlarının revize edildiği tarihlerin belli olduğunu söyledi.

Ekren, 2010'da bir orta vadeli programın daha çıkartılacağını belirterek, o sırada konjonktür nasıl bir sinyal veriyor ise aynısının oraya yansıtılacağını kaydetti.

IMF ile imzalanacak anlaşmaya yönelik soru üzerine de Ekren, konuyu ilgili bakanının takip ettiğini söyledi.

Ekren, Kredi Garanti Fonu ile ilgili soru üzerine, Kredi Garanti Fonu'nun TOBB VE KOSGEB ortaklığı olduğunu, belli bir sermayesi bulunduğunu, bu sermayenin artırılabilme imkanı ve bu fonun vereceği garantiyi artırma konusu üzerinde çalışıldığını, ortak bir nokta bulunduğunda bunun da politika tedbirleri içinde yer alacağını bildirdi.

Ekren, bir gazetecinin Türkiye, küresel krize olumsuz konjonktürde mi yakalandı? şeklindeki sorusu üzerine, Orta Vadeli Programı, diğer bütün orta vadeli programlardan ayıran en temel farklılığının neden yeni bir perspektif gerekiyor sorgusunun başlatıldığı bir program olduğunu belirtti.

Dünyada küresel finansal krizin yanında, gıda ve enerji krizinin de bulunduğunu kaydeden Ekren, programda Türkiye'nin dışındaki gelişmeler, Türkiye'de iş yapma biçimlerinin, karşılaşılan sorunların, iç ve dış çevre koşullarının değişmesinden dolayı yeni bir perspektif gerektiğinin ve Türkiye'nin eskiye oranla birtakım kırılganlıklarını kaybettiğinin vurgulandığını anlattı.

Ekren, programda ayrıca özel sektör ile kamu sektörünün bir kurumsal yapı içinde, ekonomi ve finansal yönetişim modeli kurmasının önemine, kayıtdışılıkla mücadeleye ve ulusal ekonomik savunma konseptinin vurgu yapıldığını kaydederek, Bu da şu sinyali veriyordu, ister ulusal konjonktürden kaynaklansın, isterse küresel krizden kaynaklansın Türkiye'nin 2013 ve 2023 hedefleri konusunda kendine has bir yaklaşımı olmaz ise sorunların sadece günlük olanların da patinaj yapılır, öyle gidilir dedi.

Mali disiplin konusunda farklı bir yaklaşım içinde olmadıklarını da kaydeden Ekren, ihracat konusunda da Eximbank ile ihracatçının farklı yöne yönelmesi ve içeride alınan teşvik edici ve yönlendirici mali disiplin ile toplam talebin belli seviyede tutulmasını düşündüklerini söyledi.

28 Kasım 2008 Cuma

'Dolar devalüe edilebilir emtiaya yönelin' tavsiyesi

ABD hükümetinin, uluslararası rezerv para rolünü gözardı ederek doların değerini düşürmeyi hedeflediği belirtiliyor.Ünlü Rogers Holding bBaşkanı Jim Rogers, Washinton yönetiminin ABD ekonomisinin rekabet gücünü arttırmak amacıyla doları devalüe edebileceğini ileri sürdü ve yatırımcıya emtia ürünleri alması tavsiyesinde bulundu.
Para ve emtia piyasalarındaki hareketleri doğru tahmin etmesiyle ünlü Jim Rogers, Singapur'da Bloomberg'e yaptığı açıklamada, "Dolar dünya rezerv para birimi olma konumunu kaybedecek, Amerikan parası devalüe edilecek ve çok aşağıya inecek. Washington'daki adamlar doların değerini düşürmeyi istiyorlar" dedi. Rogers, "Paranızın değerini düşürürseniz bunun sizi daha rekabetçi bir konuma getireceğini sanıyorlar. Bu tarihte uzun dönemde hiç başarılı olmadı" dedi. Rogers, doların haziranda başlayan rallisinin önümüzdeki yıllara da sarkacağını söyleyerek, "Bu ralli sırasında elimdeki dolarlardan kurtulmak istiyorum" dedi. Rogers eğer bu işe şimdi başlasaydı kendisinin Japon Yeni alcağını berlirterek, "Ancak bu da yapay bir hareket. Şu sıralar gerçekten hangi paranın güçlü olduğunu anlamak çok zor" açıklamasında bulundu.
Rogers, 27 Nisan'da dolarda bir ralli beklediğini söylediğinden bu yana doların bir grup para birimine karşı değerini gösteren dolar endeksi yüzde 19 yükseldi. Yatırımcının finans krizi sırasında güvenli liman olarak gördükleri ABD Hazine kağıtlarına yönelmesi dolara da yaradı ve dolar, Japon Yeni hariç en çok işlem gören 16 para birimi karşısında değerlendi. Rogers'a göre Amerikalı politikacılar, ekonomiyi canlandırmak için dolardaki çıkışı tersine çevirmek taraftarı.

Rogers'ın 2006 yılındaki petrol fiyatının 100 dolara ulaşacağı ve altının 1000 dolar/ons seviyesini geçeceği öngörüsü dedoğru çıkmıştı. Rogers Uluslararası Emtia Endeksi, temmuz ayında ulaştığı rekor seviyesinin yüzde 52 altına indi. Endeks sadece kasım ayında yüzde 11 değer kaybetti. Rogers Endeksi, son 7 yılda ise %124 yükselmiş durumda.

Kaynak: Dünya Gazetesi, 26.11.2008

27 Kasım 2008 Perşembe

Türk Lirası Global Oldu

Dünya'nın en büyük türev borsası Chicago Ticaret Borsası (Chicago Mercantile Exchange, CME) Türk Lirası ile "future" kontratların yapılmaya başlanacağını açıkladı. İlk future TL kontratlar 2009 yılının ilk çeyreğinden başlayarak USD/TL ve Euro/TL cinsinden yapılacak. Analistler, TL'nin ilk defa uluslararası bir piyasada 24 saat boyunca aralıksız olarak işlem göreceğine dikkat çekerek "Bu adım Türk Lirası'na hem uluslararası ilginin arttığının bir göstergesi hem de küresel krizin yaşadığı bir dönemde İMKB ve VOB kapandıktan sonra ABD'den gelen gelişmelere hızlı tepki verebilecek olması da önemli" yorumunu yaptı.
Borsa yönetiminden yapılan açıklamalarda 2004 yılında tedavüle sokulan Yeni Türk Lirası'nın son yıllarda ABD Doları ve Euro karşısında bile değer kazanarak benzersiz büyüme kaydettiği belirtildi. Açıklamada, büyüyen sanayi sektörüyle önümüzdeki yıllarda yükselen bir piyasa olarak anılacak olan Türkiye'nin adının sıkça geçeceğine dikkat çekildi.
Avrupa ve Asya arasındaki konumuna dikkat çekilen açıklamada Türkiye'nin tarihsel olarak doğu ile batı arasında bir geçiş yeri olduğu vurgulandı. 2005 yılında Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyelik sürecinin başladığının anımsatıldığı açıklamada, Türkiye'nin ekonomisinin büyük sıçramalar kaydedildiği belirtildi. Ayrıca Türkiye'nin bu ekonomik sıçramalarla Rusya, Çin ve Brezilya gibi diğer sanayileşen ülkelere aynı lige girdiği bildirildi.
CME böylece yükselen piyasalarda daha da büyümeyi ve Avrasya bölgesi ile olan bağlantılarını arttırmayı hedefliyor. TL kontratlarla birlikte borsada 20 ayrı para birimi, 43 döviz çifti ve 31 opsiyonlu döviz çiftinden işlem yapılabiliyor olacak. TL, VOB'da da future kontrat olarak işlem görüyor.

Kaynak: Dünya Gazetesi, 13.11.2008

26 Kasım 2008 Çarşamba

Roubini ilk defa olumlu konuştu

Newsweek dergisinden Daniel Stone ile yaptığı röportajda, ABD'nin yeni başkanı Barack Obama'nın ekonomik gelişmelere tavrını hızlı ve cesurca bulduğunu söyleyerek yeni yönetime sıcak baktığını belirtti. Hazine Sekreteri Tim Geithner ve Ulusal Ekonomik Kurul Başkanı Larry Summers'ı başarılı bulduğunu da sözlerine ekliyor.

Newsweek dergisinin Roubini'ye Obama'nın yeni takımı hakkında ne düşündüğünü yönelttiği soruya Obama'nın seçimlerinin mükemmel olduğunu belirterek cevap verdi. Tim Geithner'ın pragmatik bir kişiliğe sahip olduğunu söyleyen Roubini, Geithner'ın hazine için büyük bir lider olacağını kaydetti. Hazine ve IMF deneyimi olan Geithner'ın aynı zamanda FED deneyimi olduğunu da sözlerine ekledi. Larry Summer'ın da yeteneklerini öven Nouriel Roubini bu yeni ekiple ekonomide güzel hareketlerin olabileceğini söyledi.

Roubini'ye Obama'nın yeni ekibinin ilk yapması gerekenlerin ne olduğu sorusu yöneltildiğinde de öncelikle toplu talebin acilen arttırılması gerektiğini, ikinci olarak da finansal sistemin yeniden yapılandırılması gerektiğini söyledi. Yapılan 700 milyar dolarlık yardımın gerekli yerlere ulaşması için hızlı hareket edilmesi gerektiğini vurguladı.

Obama'nın öncelikli olarak altyapı ve enerji büyümesine ağırlık vererek işgücü potansiyelini arttırma fikrini de doğru bulduğunu belirten büyük ekonomist öncelikli olarak çökmekte olan konut sektörünü ve harcama dengelerinin kurulmasını desteklemenin gerekliliğini savundu. Ardından daha geniş bir düzlemde düşünerek işsizlik sorunun çözülmesi gerektiğini ortaya koydu. Altyapı ve enerji yatırımlarının başlangıçta işsizlik sorununun önüne geçeceğini vurgulayarak yeni takımı desteklediğinin üzerinde durdu.

Kaynak:
www.bigpara.com