25 Mart 2010 Perşembe

The Hurt Locker buram buram ideoloji kokuyor (Green Berets with a Human Face)

Kathryn Bigelow imzalı ‘The Hurt Locker’ın Oskar töreninde James Cameron’ın ‘Avatar’ı karşısında kazandığı zafer genel olarak Hollywood’da işlerin gidişatına dair iyi bir işaret gibi algılandı: Düşük bütçeli, bağımsız bir film, hikâyesinin basitliği teknik parlaklığı tarafından örtülemeyen bir süper prodüksiyonu sollamıştı. Demek ki Hollywood bir gösteriş makinesinden ibaret değildi, marjinal yaratıcı çabaları nasıl takdir edeceğini hâlâ biliyordu. Belki de öyledir. Fakat şöyle de bir durum var: Bütün o mistifikasyonlarıyla beraber ‘Avatar’, küresel askeri-sınai komplekse karşı çıkanların yanında açıkça saf tutarken, ‘The Hurt Locker’ ABD ordusunu, içinde yaşadığımız insani müdahaleler ve militarist pasifizm çağında bizatihi o ordunun imajına çok daha iyi ayak uyduran bir tarzda sunuyor.

Film ABD’nin Irak’taki askeri müdahalesine dair tartışmayı büyük oranda görmezden geliyor ve bunun yerine, görev başında olan ve olmayan, tehlike ve yıkımla başa çıkmaya mecbur bırakılan sıradan askerlerin her günkü zorlu mesailerine odaklanıyor. Görünürdeki belgesel tarzıyla, bir Patlayıcı İmha Birliği’nin (EOD) hikâyesini, ya da daha ziyade bir vinyet dizisini anlatıyor. Bu son derece semptomatik bir tercih: Asker olmalarına rağmen öldürmüyor, sivilleri öldürmeyi amaçlayan terörist bombalarını etkisiz hale getirerek hayatlarını riske atıyorlar - liberal gözlerimize bundan daha sempatik gelecek ne olabilir? Süregiden Terörle Savaş’ta ordularımız, bombalayıp yerle bir ettiklerinde bile (sonuçta bu tür EOD birliklerinden ibaret değiller), terörist şebekeleri her yerdeki sivillerin hayatlarını daha güvenli hale getirmek adına sabırla etkisizleştirmiyor mı?

Fakat filmin dahası var. ‘The Hurt Locker’ Hollywood’a, son dönemde 1982’deki Lübnan Savaşı hakkında çekilen iki İsrail filminin başarısını da açıklayan trendi geri getirdi. Bu filmler Ari Folman’ın belgesel animasyonu ‘Beşir’le Vals’ ve yönetmenin genç bir askerken yaşadıklarına dayanan, olayların büyük kısmının klostrofobik bir biçimde bir tankın içinde geçtiği Samuel Maoz imzalı ‘Lübnan Lübnan’. Maoz’un filmi, İsrail hava kuvvetleri tarafından zaten bombalanmış bir Lübnan kasabasındaki düşmanları ‘temizlemek’le görevlendirilen dört tecrübesiz askeri takip ediyor. Aktörlerden biri olan Yoav Donat 2009 Venedik festivalinde kendisiyle yapılan söyleşide şunları söylüyor: “Bu size ‘sadece bir film izliyorum’ diye düşündüren bir film değil. Bu size savaşta olduğunuzu hissettiren bir film.” Maoz da filminin İsrail politikalarının kınanması değil, yaşadıklarına dair kişisel bir muhasebe olduğunu vurguluyor: “Benim hatam filme Lübnan adı vermek, çünkü Lübnan savaşının özünde diğer savaşlardan hiçbir farkı yoktu ve benim için siyasi olmak yönündeki her teşebbüs filmi düzleştirecekti.” Bu en saf haliyle ideolojidir: Failin travmatik tecrübesine odaklanmak, savaşın bütün etik-siyasi arkaplanını silebilmemizi sağlar.

‘The Hurt Locker’ın gündelik dehşete ve bir savaş bölgesinde görev yapmanın travmatik etkilerine dair tasvirleri, onu ABD ordusunun insani rolü üzerine John Wayne’in kötü şöhretli ‘Yeşil Bereliler’indeki gibi duygulu kutlamalardan kilometrelerce uzağa koyuyor gibi görünüyor. Ancak şunu da akılda tutmalı: ‘The Hurt Locker’da savaşın saçmalıklarına dair ters-gerçekçi sunum kafa karıştırıyor ve böylece kahramanlarının ‘Yeşil Bereliler’deki kahramanlarla tam da aynı işi yaptığı olgusunu kabul edilebilir kılıyor. İdeoloji, tam da görünmezliği dahilinde, hiç olmadığı kadar burada duruyor: Evlatlarımızla birlikte biz de oradayız; orada ne yaptıklarını sorgulamak yerine onların korkusu ve acısıyla özdeşlik kuruyoruz.

http://www.lrb.co.uk/blog/2010/03/23/slavoj-zizek/green-berets-with-a-human-face/

28 Şubat 2010 Pazar

IMF ve Makroekonomik Politika

Son 20 yılı aşkın bir sürede kabul görmüş makroekonomik politika öğretilerinin son krizle mücadelede yeterli olamaması ve Keynesyen önlemlere ani bir dönüş yapılmış olması makroekonomik politika üzerindeki tartışmayı hem büyüttü, hem de tartışmanın içeriği üzerinde etkili oldu. Büyük ölçüde bu tartışmaların dışında kalan IMF, 12 Şubat 2010’da, Başekonomist Olivier Blanchard’ın iki çalışma arkadaşı ile birlikte yazdığı ‘Rethinking Macroeconomic Policy’ (Makroekonomik Politikayı Yeniden Düşünmek) adlı çalışması ile bu tartışmalara resmen katıldı ve pozisyonunu belli etti.
Çalışmanın neden yapıldığını özetleyen küçük paragraf aynen şöyle: “Büyük yumuşama (ekonomilerdeki sert ve büyük iniş çıkışların azaltılmış olması kast ediliyor-Kİ) makroekonomistlerin ve politika yapıcılarının, makroekonomik politikayı nasıl yöneteceklerini iyi bildikleri şeklinde aldatıcı bir güven sahibi olmalarına neden olmuştur. Kriz, çok açık bir şekilde bizi bu değerlendirmeyi sorgulamaya itmektedir. Bu çalışmada, kriz öncesi var olan ortak kanının unsurlarını gözden geçirecek, nerede yanlış olduğumuz ve kriz öncesi çerçevedeki inançların hangilerinin hala geçerli olduğunu tanımlayacak ve yeni makroekonomik politika çerçevesinin çevresinde ilk deneysel geçişimizi yapacağız”. Oldukça adil; ve, IMF’in geçmişi ve bu tartışmalar içindeki nazik konumunu dikkate alan bir açıklama. Ama, gene de makroekonomik politika öğretilerinde çok ince kalibrasyon olacağına da işaret ediyor.
Çalışmanın II numaralı ve ‘Ne bildiğimizi düşünüyorduk?’ adlı bölümünde yazarlar şöyle devam ediyorlar: “ Para politikasını tek hedefli, enflasyon, ve tek araçlı, politika faizi, olarak düşündük. Enflasyon istikrarlı (düşük-Kİ) olduğu müddetçe üretim açığı büyük bir olasılıkla küçük ve istikrarlı ve parasal politika da işini yapmış olacaktı. Bütçe politikalarını, ‘siyasi kısıtlarla’ faydaları çok keskin bir şekilde sınırlanacağından, ikinci derecede rol oynar olarak düşündük. Ve, finansal düzenlemeleri çoğunlukla makroekonomik politika çerçevesinin dışında düşündük. Kabul ediyoruz ki, akademik dünya daha fazla sarıldı : politika yapıcıları sıklıkla daha pragmatik idiler. Gene de, hüküm süren ortak kanı politikaların şekillendirilmesi ve kurumların tasarlanmasında önemli bir rol oynadı”. Şüphesiz bu da kısa ama öz bir itiraf.
Çalışmanın devamında bu belirtilen ortak kanı unsurları, yani A. tek hedef: İstikarlı enflasyon, B. Düşük enflasyon, C. Tek araç: Politika faizi, D. Bütçe politikası için sınırlı rol, e. Makroekonomi Politikası olarak düşünülmeyen finansal regulasyon, teker teker ele alınarak nasıl akort edilebilecekleri üzerinde duruluyor.
Özetlenecek olursa, yazarlar düşük enflasyon hedefinin, tek araç olarak alınan politika faizinin düşürülmesini sınırladığı için (yani, hemen sıfır faiz düzeyine erişildiği için, aşağı doğru hareketlerde yani parasal genişlemede aracın etkinliğinin kısıtlı olacağını ifade ediyorlar. Yani, akort olarak, ‘düşük enflasyon’ hedefi yükseltilmeli mi? sorusunu gündeme getiriyorlar. Maliye politikaları konusundaki akordun ise , yukarıda belirttiğim ‘siyasi kısıtlar’ın düzeltilmesinde yattığı ima ediliyor. Diğer bir deyişle, genişleyici maliye politikalarına başvurma zamanı geldiğinde daha evvelden ‘kaynağın yaratılmasının kolaylanmış olması’ gereği vurgulanıyor.
Yazarlar, çok tartışılan bir diğer konuya daha çeşitli açılardan giriyorlar. Bu açılar, finansal regulasyonlar ile makroekonomik politika arasındaki ilişkileri, oradan hareketle, Merkez Bankaları’nın görevlerinin yeniden tanımlanması gibi konuları kapsıyor. Çok tartışılan ‘acaba Merkez Bankaları varlık fiyatlarındaki şişmeleri önleme görevini de yürütmeli mi?’ sorusu etrafında dönen finansal istikrar konusu bu çalışmada önemli bir akort alanı olarak ortaya sürülüyor. Merkez Bankaları böyle bir sorumluluk içine girerse bunun yalnızca para politikası ile olamayacağı belirtiliyor. Oradan böyle bir sorumluluğun tartışılmasını gerektirdiği diğer sorulara geçiliyor: Bunu sağlamak için mikro temelde düzenleme ve denetleme yapan Düzenleyici kuruluşlar Merkez Bankaları arasındaki gerekli işbirliği ve diyalog etkinlikle sağlanabilir mi? Yoksa hem mikro, hem de makro temelde düzenleme ve denetim tek bir birime mi bırakılmalı? Altı çizilmesi bir not, IMF’in bu konuda her ülkenin kendine en uygun sistemi benimsemesi şeklindeki telkini.
IMF’in makroekonomi politikası tartışmalarına imzasını atması ile yeni bir dönemece girdik. G20 üyesi bir ülke olarak tartışmaların dışında kalamayız.
Korkmaz İLKORUR

Kaynak: http://www.radikal.com.tr/